Öncesinde küçük bir not: Bu yazı, fikir özgürlüğü ve mizahın toplumsal rolünü eleştirel ve hicivli bir üslupla işler; herhangi bir kişi ya da kuruma yönelik doğrulanmamış iddiaları gerçek gibi sunmaz.
İnsanlık tarihi boyunca güçlünün bir silahı oldu. Kılıç oldu, top oldu, tüfek oldu, para oldu, makam oldu… Güçsüzün elinde ne kaldı?
Bir tek mizah…
Belki de bu yüzden ben bu kadar mizaha sığınıyorum. Çünkü fakirin bankası yok, garibanın televizyon kanalı yok, sıradan vatandaşın koruma ordusu yok. Ama dili var. O dil de bazen öyle bir güler ki, saray duvarlarından daha sağlam görünen kibir bile çatırdamaya başlar.
İnsan zaten hep bir şeylerin arkasına sığınır. Kimi dine, kimi tarikata, kimi partiye, kimi lidere… Daha küçüğüne inelim; aşirete, kabileye, aileye, mahalleye…
Çünkü tek başına kalınca insan “birey” olur, kalabalığa karışınca “haklı”…
Ne büyük icat!
Tarih de bunun şahididir. Diogenes, gündüz vakti elinde fenerle “adam arıyorum” dediğinde aslında insanlığı tiye alıyordu. Nasrettin Hoca göle maya çalarken yoğurt yapmaya çalışmıyordu; umutla aklı aynı kazana koyuyordu. Bizim Temel ise yıllarca Karadeniz’i değil, memleketin ortak aklını anlattı.
Demek ki mizah, güldürmek için değil; düşündürmek için vardır.
Ama düşünmek bazen çok tehlikeli bir spordur.
Son günlerde sosyal medyada “Ölü Deniz” lakabıyla tanınan genç bir stand-up’çı konuşuluyor. Çıkmış sahneye, milletin mutfakta, kahvede, minibüste, düğünde, cenazede, fısıltıyla söylediği şeyleri mikrofonla söylemiş.
Şimdi hakkında davalar konuşuluyor.
Şaşırdık mı?
Hiç…
Çünkü bizim memlekette bazen cümleyi kurmak suçtur, aynı cümleyi mutfakta söylemek ise milli gelenek.
Asıl komik olan başka.
Sosyal medyada röportaj veren kahinler türedi.
“Bak görürsünüz, tutuklanacak.”
Bravo!
Bir sonraki tahmininiz nedir? Yazın güneşli geçeceği mi?
Adamın başına gelecekleri önceden söylemek cesaret değildir. Cesaret, aynı cümleyi onun yanında kurabilmektir.
Ama o zor…
Çünkü uzaktan konuşmanın cezası yoktur.
Bizde tribün çoktur, sahaya inen azdır.
En sevdiğimiz spor da budur zaten; başkası konuşsun, biz yorum yapalım. Başkası risk alsın, biz “Ben zaten demiştim.” diyelim. Başkası bedel ödesin, biz kahve içerken analiz kasalım.
Ne güzel düzen!
Sonra da çıkıp “İfade özgürlüğü olmalı.” deriz. Tabii… Başkası ifade ettiği sürece.
Çünkü bizim cesaretimiz Wi-Fi çektiği kadar.
Şimdi kendimize dürüst olalım.
Bu genç gerçekten hepimizin düşünüp de söyleyemediklerini söylediyse, alkışı da yalnız onun almaması gerekir, eleştirisi de, bedeli de…
Ama iş bedel ödemeye gelince hepimizin içinde bir olimpiyat koşucusu uyanıyor. Herkes sorumluluktan dünya rekoru kıracak hızla uzaklaşıyor.
Mizahın en büyük suçu da burada başlıyor.
İnsanları güldürürken aynayı suratlarına tutuyor.
Kimse aynaya kızamıyor…
O yüzden aynayı kırmaya çalışıyor.
Ve sonra dönüp diyorlar ki:
“Biz mizaha karşı değiliz.”
Elbette değilsiniz.
Yeter ki şaka başkasına yapılsın.
Çünkü bu memlekette mizah serbesttir…
Kahkahanın hedefi siz olmayana kadar.













