Geçenlerde, kendimle oturup dertleşirken fark ettim içim, dışımdan sıkılmış olmalı ki kendi aralarında anlaşamıyorlar.
Bu sefer her zaman yaptığının tersine içime değil de, dışıma yürümeye karar vermiş. Meğer ciğerlerim iyotu, gözlerim de denizi özlemiş. İçimle dışım, beni de aralarına alıp sahile doğru sürükledi.
Eskiden Seferihisar Belediyesi’ne ait olan Ürkmez Düğün Salonu’nun önüne geldiğimde içeriden gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti. Ülkemizde gün geçmiyor ki çocuklarla ilgili acı bir haber duymayalım: şiddet, istismar, ihmal… Bu düşüncelerle ayaklarım beni seslerin geldiği yöne sürükledi.
Binaya yaklaşınca gördüklerim karşısında şok olup kendime su yüzüne henüz çıkmamış sorular sormam bile fayda etmedi :
“Ya ben uzun zamandır buralara uğramamışım ya da gözlerim, gördüklerini benden gizlemeyi adet edinmiş.” dedim.
Gözlerimi ihanetle suçlamayı bırakıp duvarlardaki resimlere odaklandım. Çocukların çizdiği belli olan bu neşeli resimler, binanın gri duvarlarına bambaşka bir hayat vermişti. Ya gerçekten çocuklar çizmişti ya da içindeki çocuğu hiç büyütmemeyi başarmış birileri…
Kapıdan içeri girdim. Eskiden düğün salonu olarak bildiğim yer tanınmaz hâle gelmiş. Pist olması gereken yerde sandalyeler sıralanmış, tam karşıda bir tiyatro sahnesi kurulmuştu. Sahnedeki çocuklarla göz göze geldim. En az 20 çocuk, yaşları 6 ile 15 arasında değişiyordu, önlerinde onları yönlendiren bir öğretmen, yanında bir asistan ve arkada velilerle birkaç izleyici… Hepimizi toplasanız 8-10 kişiyi geçmezdik.
Bir süre izledikten sonra ne zamandır tiyatroya gitmediğimi fark edip kendime hayıflandım. Ama o anda çocukların sahnedeki performansı beni içine çekti. Bir köşeye tüneyip sessizce izlemeye koyuldum.
Fakat burada alıştığımız tiyatro provalarına pek benzemeyen bir şey oluyordu. Hoca, çocukları durdurup onların söylediklerini asistana yazdırıyordu. Şaşkınlığım bir kat daha arttı. Bildiğim tiyatroda oyun yazılır, çocuklar ezber yapar ve sahnede canlandırırdı. Ama burada işler hiç de öyle ilerlemiyordu.
Sahnede oynayan çocuklar, hayvanları canlandırıyordu. Bir çocuk ev kedisini, bir diğeri kedinin sahibini, iki çocuk da fareleri oynuyordu. Ev hanımı rolündeki çocuk, kediyi azarlıyor ve “Sen artık fare yakalayamıyorsun, yaşlandın!” diyerek onu sokağa atıyordu. Meğer ben içeri girmeden önce benzer sahneler bir köpek ve bir eşek için de oynanmış. İnsanlar tarafından sokağa terk edilen bu hayvanlar, yaşadıkları eziyetler karşısında bir karar verip örgütlenmeye çalışıyordu.
Tam bu sahne biterken, öğretmen çocuklara döndü ve sordu:
“Bizlerden şikâyetçi olan başka hangi hayvanlar var?”
Çocuklar içlerinden geldiği gibi bir hayvan seçip el kaldırıyordu. Seçilen çocuk sahneye çıkıp tamamen doğaçlama şekilde o hayvanın duygularını anlatıyordu. Hoca ve asistan, çocuğun söylediklerini yazıya dökerek oyunu sahnede şekillendiriyordu.
Bu sahne beni benden alıp çok uzaklara götürdü. Oyunun sonunda içim de dışım da büyük bir alkış tufanına kapıldı.
Hocalarıyla ( Demir Öztürk ) tanışıp biraz sohbet ettim. İlk sorum şu oldu:
“Hocam, bu oyunun bir ismi var mı? Yazarı kim? Böyle bir şeyi yapma fikri nereden çıktı?”
Hoca gülümseyerek cevap verdi:
“Bu oyunun yazarı, sahnede gördükleriniz. Ben her yıl bir oyun belirler, çocuklara oynatırdım. Ama bu yıl fark ettim ki biz, toplum olarak çocuklarımıza pek bir şey veremiyoruz. O yüzden yılın başında onlara sordum: ‘Ne oynayalım?’ diye. Çocuklar, evde besleyip sonra sokağa attığımız hayvanları anlatmak istediklerini söylediler. Böylece sahneyi onlara bıraktım. Onlar oynarken biz, söylediklerini yazıya döküyoruz. İnanın, ben de onlardan çok şey öğreniyorum.”
Ve ekledi:
“Yani anlayacağınız, çocukların şu an oynadığı oyun daha önce yazılmış bir oyun değil. Çocuklar çıkıp rollerini kendileri seçiyor ve içlerinden geldiği gibi oynuyor. Biz de söylediklerini yazıp bir senaryoya dönüştürüyoruz.”
Bu oyun bana bir şeyi daha sorgulattı:
Biz gerçekten çocuklarımızı dinliyor muyuz?
Dilerim oyunun adı “Bizi Dinleyin” olur. Bu benim fikrim… Ama eminim çocuklar, oyunlarına en güzel ismi kendileri bulmuşlardır.
Cıvıltılarınız hiç eksik olmasın…














