Bir devletin kuruluş paradigmasında düşünce ve ahlak öncülenmemişse, o devletin temelleri doğru bir altyapı üzerine inşa edilmemiştir. Buna paralel olarak bilimsel bir eğitim ve adil ekonomik dağılım öncelikler arasına alınmamışsa, o ülkede toplumsal sosyoloji network’ün de ne ekonomik bir yaratıcılık ne de toplumsal bir ahlak (etik değerler) üretebilir.
Budizm’in kurucusu Buda’nın “Sekiz Aşamalı Yol” ilkesinde şöyle bir belirlemesi vardır: “Doğru bir ahlaka sahip olabilmek için doğru bir geçim kaynağına sahip olmak gerekir.” Bu ilkesel tespitten hareketle, bugün içinde bulunduğumuz toplumsal çürümenin ürettiği ahlaki yozlaşma, aslında buzdağının yalnızca görünen yüzüdür.
Etik değerler ancak doğru ve adil devletlerde gelişir. Eğer her şeye güç, para ve erk üzerinden bakarsanız, varacağınız kaçınılmaz yer toplumsal yozlaşmadır. Demokrasi, özgürlük ve adaletle taçlandırılmayan her devlet paradigması çürümeye mahkumdur. Buna paralel olarak üretilen ideolojik tarih algısı, toplumsal eşitliğin hayatın hiçbir alanında gözetilmemesi ve mevcut toplumsal doku akışının sık sık militarist yöntemlerle kesintiye uğraması, bir toplumda oluşması gereken etik değerler birikimini yok eder.
Özetle bireyin toplumsal yaşamda birer özne olarak yer alamayıp birer nesneye dönüştürülmesi; tarihsel birikimin ürünü olan günümüz devlet-birey ilişkisinin tam bir özetini sunuyor.
Haluk Levent de bu çürüyen sistemin bir yan ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Deprem gibi, toplumsal vicdanı örseleyen afetlerin ardından imar ve yardım için toplanan paraların çıkar ilişkilerinde kullanılması, ziyadesiyle vicdanları yaralamaktadır.
Haluk Levent öncülüğünde kurulan bir derneğin, neredeyse Cumhuriyetle yaşıt Kızılay gibi kurumlardan daha itibarlı görünmesi de ayrıca uzun bir yazı konusudur. Haluk Levent’in toplumda büyük bir dürüstlük abidesi haline getirilmesi ve ardından yaşanan yolsuzluğun açığa çıkarılmasının da kuşkusuz pedagojik bir yönü olsa gerek.
Siyasi iktidar; tapelerle hızlanan kendi çürümesini önlemek yerine, toplum tarafından “itibar” yüklenen aktörleri de kendisine benzeterek çürümeyi kurumsal hale getiriyor ve böylece “Biz yalnız değiliz” şeklinde bir algı oluşturuyor.
Siyasal çürümenin en büyük nedenlerinden biri, insanların yetinememe duygusu ve hazların aşırı kışkırtılmasıdır; bu durum hem yozlaşmayı hem de tüketim çılgınlığını tetikler.
Siyasi kadrolardan ve belediyelerdeki yolsuzluk iddialarından tutun, çizgi film isimlerinden etkilenmiş genç mafyalara kadar tüm bu yapılar, devletin ve iktidarın bilgisi dahilinde gelişmektedir.
Kendi tarihiyle yüzleşmeyen bir devlet, kendi sorunlarını çözemeyen bir iktidar ve empati yeteneğini yitirmiş bir toplum olarak, bu ağır siyasal sorumsuzluğun girdabında daha uzun süre tepelenip duracağız gibi görünüyor.
16/07/2026 İmran Adsay













