Hayat bazen karşımıza öyle insanlar çıkarır ki, onların varlığı yalnızca kendi yaşamımızı değil, içinde yaşadığınız topluma dair bakışınızı da değiştirir.
Bazı insanlar vardır; söyledikleriyle etkiler.
Bazıları yazdıklarıyla iz bırakır. Çok azı ise sadece yaşayış biçimiyle insana “iyi ki tanımışım” dedirtir.
Tarihe not düşenlerin notunu tuttuğu “Unutmabeni Çiçekleri” kitabının söyleşisinde sevgili hocam Akın Birdal ile yeniden bir araya gelmek, bende tam da bu duyguları uyandırdı.
Yıllar önce başlayan tanışıklığımızın ardından, zaman zaman yaptığımız sohbetlerde olduğu gibi, bu buluşmada da insan olmanın anlamını yeniden düşündüm.
Akın hocamı ilk olarak İnsan Hakları Derneği’ndeki mücadelesiyle tanımıştım.
O yıllarda ismi, hak ihlallerine karşı yükselen vicdanın sesi olarak anılıyordu.
Sonra hayat bana onu yakından tanıma fırsatı sundu. Yaklaşık on yıl önce ortak dostlarımız aracılığıyla başlayan dostluğumuz, bana kitaplarda yazılmayan bir gerçeği öğretti:
İnsan olmak ile tanınmış olmak aynı şey değildir.
Yaşamım boyunca edebiyatın, sanatın ve toplumsal mücadelenin içinde olmaya gayret ettim.
Bu süreçte çok sayıda yazar, şair, sanatçı, gazeteci, siyasetçi, milletvekili, belediye başkanı ve toplumun yakından tanıdığı isimlerle aynı masada oturdum.
Sohbet ettim, yol yürüdüm, fikir alışverişinde bulundum.
Fakat zamanla şunu fark ettim:
Aynı cümleleri kurmak, aynı sloganları atmak ya da aynı siyasi düşünceyi paylaşmak insanı aynı yere koymuyor. Halktan söz edenlerin bazılarının halktan uzaklaştığını, eşitlikten bahsedenlerin farkında olmadan görünmez hiyerarşiler kurduğunu gördüm.
Dilleri mütevazılığı anlatırken, tavırları mesafeyi büyütüyordu.
İşte Akın Birdal, benim için bu tablonun dışında duran ender insanlardan biridir.
Onun yanında hiçbir zaman unvanların ağırlığını hissetmedim.
Ne yılların mücadelesini bir üstünlük sebebi yaptı ne de toplumdaki saygınlığını insanların üzerinde bir gölgeye dönüştürdü. Karşısındaki kim olursa olsun önce insanı gördü.
Dinledi, anlamaya çalıştı ve en önemlisi samimiyetini hiç kaybetmedi.
Bence gerçek insan hakları savunuculuğu da tam burada başlıyor.
Hakları yalnızca kürsülerde savunmak değil; günlük yaşamda da insanın onuruna aynı özeni gösterebilmek… Çünkü insan hakları, yalnızca hukuk metinlerinde yazan maddelerden ibaret değildir.
Bir selamda, bir bakışta, bir tokalaşmada ve karşındakini gerçekten dinleyebilme erdeminde de yaşar.
Bugün içinde yaşadığımız dünyada bilgi çoğaldı ama bilgelik azaldı.
Makamlar arttı ama tevazu eksildi.
İnsanlar görünür olmayı, görünmeye değer olmaktan daha önemli sanmaya başladı. Tam da böyle bir çağda.
Akın Birdal gibi isimler bize başka bir yolun mümkün olduğunu hatırlatıyor.
Belki bu yüzden onu her gördüğümde umutlanıyorum. Çünkü hâlâ nezaketin, vicdanın ve samimiyetin kaybolmadığını görüyorum. İnsan olmanın, büyük laflar etmekten değil; büyük bir yüreğe sahip olmaktan geçtiğini yeniden hatırlıyorum.
“Unutmabeni Çiçekleri” yalnızca tarihe not düşen insanların hikâyelerini anlatan bir kitap değil; aynı zamanda hafızanın, vefanın ve insanlığın da kaydıdır.
O söyleşide hissettiğim en güçlü duygu da buydu:
İnsan geride en çok söylediği sözlerle değil, dokunduğu hayatlarla kalıyor.
Bugün bana “İnsanı tarif et.” deseler;
uzun tanımlar yapmam, ansiklopedilere başvurmam, büyük cümleler kurmam.
Tek bir isim söylerim.
Akın Birdal.
Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşadıkları döneme değil, insan olmanın anlamına da tanıklık ederler.














