Aslında Urla’da, Rüzgâr Gülü kitapçısından aldığım Herkesin Bir İzmir’i Var1 kitabı üzerine olacaktı bu haftaki yazım.
Ancak yazı uzadı, öykü ve romanlarda kent anlatılarının nasıl olması gerektiğini tartışan bir dergi yazısı çıktı ortaya.
Kıyaslamalar, değiniler…
Nedim Gürsel’in yapıtlarındaki kent anlatıları, Ahmet Hamdi Tanpınar’ınHuzur2romanındaki İstanbul’u…
Ve o yazı başka bir bahara kaldı.
***
Görüldüğü gibi yaşam çoğul yollara çıkan uçsuz bucaksız bir alan…

Şehirler, orada yaşanan aşklar, çarşısındaki kargaşa, sokağındaki telaş, yalnızlıklar ve bütün bunların öykülere yansıma biçimleri…
Kısaca hayatın ta kendisi…
Öbür yanda da politik ortamın son yıllardaki karabasanı.
Muktedirlerin adım adım adaleti uzak diyarlara gönderdikleri bir iklimin toplumsal yaşamda kendini dayatması…
Gene de umudumuz var; insanın vicdanı, sağduyusu bir gün harekete geçer diye ummaktan geriye durmuyoruz.
Her neyse, ağustosun başına geldik.
Bu gidişle eylül ve arkasından ekim de gider şairin dediği gibi.
***
Ege’nin sarı sıcağı bütün görkemiyle yazlık sitenin çimlerine, oradan küçücük koydaki denize yakıcı ışıklarını gönderiyor.
Telaş, günlük yaşamın tekdüzeliği, hepsi bir arada.

Buna karşın biz de boş durmuyoruz; kendi “vaha”mızı genişletmenin yoluna bakıyoruz.
Nasıl mı?
Balkonda komşularla çaylı sohbetleri çoğaltıyoruz.
Arada bir deniz…
Urla’ya kaçıp geliyoruz arkasından…
***
Bugünkü çay sohbetimizin kahramanları Nalan-Bilhan İlterçiftiydi.
Sevdiğimiz komşularımızdandır onlar…
Her çaylı sohbette malum evle ya da bahçeyle ilgili bir sorun çıkar illaki.
Ben de ustaymışım gibi ortaya atılır, çözeceğim konusunda epeyi “yüksekten uçarım”, diyelim.
Ancak eşim durmaz, benim daha önceki tamirat maceralarım onun dilinden ortalığa saçılır.
Bozduğum ütü, contasını değiştirmek için toptan yok ettiğim musluk her sefer anlatılır ve benim ustalık kariyerim yerin dibine batırılır.
Bunlara gülleri budadığımda makası biraz fazla kaçırma huyum da eklenir.
Zaten ne zaman budama makasını elimde görse yan komşumuz Aysel Hanım, tembihlerini eksik etmez, “Aman, yapma ne olur!” diye uyarır beni.
***
Görüldüğü gibi herkes bana karşı, üstelik bunlar “dış güçler” değil, basbayağı “iç güçler”.

Olsun ben gene de duramam, öne atılır, çözüm önerilerimi sıralarım.
Bu sefer de öyle oldu. Bahçede bir sorun vardı.
Bahçedeki erik ağacı, gövdesi gelişmediği için dallarıyla yolu kaplıyor ve budanmak istiyor.
Çözüm bende hazır, birincisi dallardan bazılarını budamak ya da bazı dalların altına bir ağaç direk/ dayak yerleştirmek.
Nitekim direği buldum ve getirdim de.
Ancak sorun palyatif çarelerle çözülmüyor, ağacın diğer dalları ne olacak?
Bir yandan da ev sahiplerimizin bahçe konusundaki tutumları çıktı ortaya.
Nalan Hanım,“Ben bahçemde ağaçlara el sürdürmem!” diye diretiyor.
Eşi Bilhan Bey ise daha gerçekçi, gerekenin yapılmasından yana.
Biz bir yandan kahvelerimizi yudumluyor, bir yandan da bahçeyi, ağaçları konuşuyoruz.
***
Ben onlara, çok sevdiğim yazar Selim İleri’ninromanlarında,bahçe ve ağaç betimlerine çokça önem vermesinden söz ediyorum.
Çünkü İleri, insanların ağaç, bitki ve peyzaj betimlemeleriyle mutlu olma ihtimallerinin artacağına inanan yazarlardandır.
Bunu birkaç yazısında okuduğumu anımsıyorum.
Hatta Hatay semtini anlattığım kitabımda3 bundan söz etmiştim.
S. Zweig da İngilizlerin bu denli sakin kalmalarını (özellikle 1. Dünya Savaşı sırasında) evlerin bahçeli oluşana, insanların streslerini bu bahçelerle uğraşırken atmalarına bağlıyordu.
***
Benzer pratikleri aslında hepimiz kendi yaşadıklarımızdan çıkarabiliriz.
O da yeşilin ve ağacın insana iyi geleceği durumudur.
Yeşil bir bahçe ve oradaki ağaçların insana huzur vermesinden daha doğal ne olabilir ki!
Sonra balkondaki sohbetimize yan balkondan mühendis Hasan Bey de katıldı.
Hasan Beyerik ağacının durumu hakkında daha gerçekçi bir tanı koyarak, ağacın köklerinin derine inememesini yıllar önce inşaat molozlarının buraya dökülmüş olmasına bağladı.
Bu da ağacının gövdesinin gelişmemesi demekti.
Ağacın şanssızlığı da bu kadar olur!
Peki sonra ne oldu?
Sorunun toprakta olması planlarımızı değiştirdi.
Testere ve budama makasına gerek kalmadı artık.
Hepimiz kalıcı bir çözüm için sonbaharı bekleme kararı aldık.
O günlerde toprakincelenecek ve ağacın durumuna yeniden bakılacak.
Velhasıl, sorun toptan çözülemedi ama gene de ortak bir diyalog ortamı doğmuş olması harika bir şeydi.

***
Nerden nereye, kentlerin doğru ve etkili anlatılmasından avuç içi kadar bahçe ve oradaki bir erik ağacının durumuna geldik.
Olsun!
Edip Cansever dememiş miydi?
“Gökyüzü açık da olsa, kapalı da/ İnsan sevmedikçe onu göremez.”
İşin başı sevgi, o olunca her şeyi görebiliyorsunuz.
Bu küçücük bir bahçe de olur, şanssız bir erik ağacı da.
…………….
1Herkesin Bir İzmir’i Var, Fethiye Demirsöz, öykü, Yakın Yayınları, 2026, 200s.
2Huzur,Ahmet Hamdi Tanpınar, roman, Remzi Kitabevi Yayınları, 1949 (Dergâh Yayınları, 46. Basım: Ekim 2025, 384s.)
3Hatay Benim Büyülü Kentim,M. Salim Çetin, monografi, Heyamola Yayınları, Mayıs 2019, 180s.
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/28471965/salim-cetin/urla-gunlukleri-2














