Ali Özenç Çağlar
Her şey bir anda olmadı. Önce tuz çürüdü, ekmekler bozuldu. Sonra onur, haysiyet yara aldı, ardından ahlak sıfırlandı. Değer ve erdem cahilin ve cehaletin ayakları altında çiğnendi. Aşk, sevgi ve tüm ruhsal güzellikler cinselliğin esiri oldu. Dostluklar yıkıntılara dönüştü, güven ile güvensizlik yer değiştirdi. En çok çalan, en çok riyakâr olanlar saraylarda ağırlandı. Çocuk tecavüzleri, kadın katliamları, savaş çığırtkanlığı günlük sohbetlerde bile değer görmez oldu. Ülkede olanlar Lut kavmini bile gölgede bırakan olaylara şahit oldu. Örneğin halkın en çok güvendiği devlet gelip halkının evine, ekmeğine, bağına bahçesine çöktü. Yoksullar çöplerden, türlü artıklarla karınlarını doyurur oldular. En çok da saygı bitti, gençlerin büyüklere saygısızlığı ad değiştirip, ” özgüven” olarak değerlendirildi. Anneler, babalar sokağa atılarak onların üç kuruşluk birikintilerine el koyan yoz, kişiliksiz, lumpen evlatlar “adam” diye sokaklarda dolaşır oldu. Pahalılık, yoksulluk, yoksunluk ağ gibi toplumu sardı. Çocuklarına harçlık veremeyen babalar, ilkokul çantasına yarım simit, bir parça peynir ile yavrularını okula yolcu edemeyen anneler kahırlarından intihar eder oldular.
Evet, her şey gözlerimizin önünde oluyordu. Tabii bu süreçte çöken ahlakla birlikte insan da insanlık da çözüldü, çürüdü. O kokuşmuşluk, toplumsal çürüme demek böyle bir şeymiş… Ama bir gerçek vardı ki tüm olanlar katman katman gelişmekteydi. “Yok artık, daha fazlası olmaz!” dediğimiz yerde, toplum yani bizler çürümenin farklı bir başka yüzüyle karşılaşıyorduk. Örneğin depremden on bir şehir yerle bir olurken, Kızılay çadır satıyordu; Kızılay’daki çadırı alanlar ise, depremzedelere vermek yerine bahis oynuyor, topladıkları yardım paralarıyla o bahis borçlarını kapatıyorlardı. Dağılma derin, çürüme derine nüfus etmişti artık. Bireyler her aşamada tel tel dökülüyordu. Ölümler dahi o kadar sık ve o kadar sıradanlaşmıştı ki, artık kimin nerede, nasıl öldüğü, öldürenleri kim nereye, nasıl kaçırmıştı, kimin babası hangi katili nasıl kurtarmıştı, bilmek dahi istemiyordu. Bir paradoks ise, “söyleyip de bilenleri” genç komedyen gibi hemen kuyu hapishanelere atıyorlardı. Adalet o kadar güçlüydü(!) bu ülkede…
Olaylar anlaşılması güç şekilde gelişme gösteriyordu. Örneğin bir yandan vatanın terör belasından kurtulması için, bu yurdun, halkın güvenliği için dağlara operasyonlar için gönderilen, oralarda vurulan, ölen, sakat kalıp heba olan askerlerimize şehitlik mertebesi bile verilmekte imtina ediliyor. Ya da birtakım zorluklarla, bu uğurda savaş vermiş insanlara ikinci bir acı yaşatarak, mahkeme kapılarında yıllarca şehitlik ve gaziliklerini kanıtlama adına onları süründürüyorlar. Çatışmalarda çeşitli uzuvlarını yitirmiş olanlara da taktırılması gereken protezler için ödemeler yapılmıyor; şansı yaver gidip taktıranlardan ise faiziyle birlikte geri almaya kalkıyorlardı. Kötü ve kabul edilemez olansa bunların hepsinin saray ve iktidarın bilgisi dahilinde yapılıyor olmasıdır. Şimdi de haklarını aramak için sokaklara dökülen bu insancıkların üzerine polis ve jandarmaları salarak, yapmadıkları kötülüğü, zulmü bırakmıyorlar…
Evet, her şey bir anda olmadı.
Artık gazilerimiz, maden işçilerimiz, köylülerimiz, öğrencilerimizin, hatta sıradan insanların bile ülkede yaşama garantisi kalmadı… Sonuçta koca bir halk topyekûn, haramilere yem olmaktan kurtulamıyoruz. Sanırım bundan sonra kokuşma sürecini yaşayacağız! Ancak doğanın bilinen kanunudur; itki her zaman tepkiyi çeker. Elbet bu halk yığınları da bir gün kendisine yapılan bu ölçüsüz saldırıların, vahşetin, kıyımların yanıtını mutlaka misliyle verecektir…
Bugün yerlerde süründürdükleri bu HALK mutlaka kazanacaktır!…
29 Ağustos 2026 / Akhisar














