Oya Lale Arslan tutuklandı.
Suçlamalar ağır:
“Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” ve “terör örgütü propagandası yapmak…”
Elbette gazetecilik kimseye suç işleme özgürlüğü vermez. Somut bir suç varsa araştırılır, deliller ortaya konur ve kararı bağımsız mahkemeler verir.
Ancak soru sormak, gündemdeki iddiaları tartışmak, farklı kişileri yayına konuk etmek ve iktidarı eleştirmek tek başına suç değildir.
Bunlar gazeteciliğin doğasında vardır.
Oya Lale Arslan, ifadesinde daha önce gazetecilik yaptığını ancak bugün basın kartının bulunmadığını, yayınlarını YouTube üzerinden sürdürdüğünü söylemiş.
Sanki basın kartı yoksa gazeteci olunamazmış gibi…
Gazetecilik, devletin verdiği bir karta bağlı değildir. Bir insanın gazeteci olup olmadığına iktidar değil; yaptığı iş, meslek ilkelerine bağlılığı ve kamu adına haber üretmesi karar verir.
Gazete kağıda basılınca gazetecilik oluyor da YouTube üzerinden yayın yapılınca neden olmuyor?
Oya Lale kardeşimizi Halk TV’nin ilk yıllarından bu yana tanırım. Düzgün, iyi eğitim almış bir gazetecidir. Pek çok mecrada çalışmış, bugün de YouTube kanalında habercilik yapmaktadır.
Televizyon stüdyosunda sorulan soru gazetecilik sayılıyor da aynı soru internet yayınında sorulduğunda neden suç şüphesi doğuruyor?
Çağ değişti.
Gazetecilik gazetelerden televizyonlara, televizyonlardan dijital platformlara taşındı. Ancak iktidarların eleştiriye karşı tahammülsüzlüğü ne yazık ki değişmedi.
Anayasa’nın 28. maddesi çok açık:
“Basın hürdür, sansür edilemez.”
Üstelik aynı madde devlete yalnızca basına müdahale etmeme değil, basın ve haber alma özgürlüğünü sağlayacak önlemleri alma görevi de veriyor.
Peki, biz ne görüyoruz?
Bir gazeteci hakkında soruşturma açılıyor.
Evi aranıyor.
Dijital materyallerine el konuluyor.
Ardından tutuklanıyor.
Oysa tutuklama bir ceza değil, istisnai bir koruma tedbiridir. Henüz iddianame hazırlanmadan, suç kesinleşmeden bir insanın özgürlüğünden mahrum bırakılması toplumda büyük bir korku yaratır.
Bu korkunun mesajı yalnızca Oya Lale Arslan’a değildir.
Ekran başında soru soranlara, YouTube üzerinden yayın yapanlara, sosyal medyada görüş açıklayanlara da gönderilmektedir:
“Konuşursanız sizin de başınıza gelebilir.”
Basın özgürlüğünü asıl boğan işte budur.
Gazeteci yalnızca kendisi için konuşmaz. Halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı için soru sorar. Gazetecinin susturulduğu yerde toplum gerçekleri öğrenemez; iktidar denetlenemez, yanlışlar tartışılamaz.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de gazetecilerin yayın politikası ile terör propagandasının makul bir gerekçe olmadan özdeşleştirilmesini ifade özgürlüğü açısından sorunlu bulmuştur.
Oya Lale Arslan’ın suçlu olup olmadığına sosyal medya hesapları, siyasi çevreler ya da televizyon yorumcuları karar veremez.
Kararı mahkemeler verir.
Ancak bunun yolu, gazeteciyi peşinen cezalandırır gibi tutuklamak değildir.
Somut bir suçlama varsa delilleriyle ortaya konur, iddianame hazırlanır ve kişi tutuksuz yargılanır. Çünkü özgürlük esas, tutuklama istisnadır.
Gazetecileri hapse atarak gerçekleri ortadan kaldıramazsınız.
Yalnızca ülkenin demokrasi siciline yeni bir kara leke eklersiniz.
Unutulmasın:
Basının sustuğu yerde iktidarlar rahatlar, halk karanlıkta kalır.
Gazetecilik suç değildir!














