İÇİMDEKİ MAMAK
Zamanın 1982’de donup kaldığı bir yıldı.
Türkiye’nin göğsünden ağır demir paletler geçmiş, sokakların nefesi çoktan kesilmişti. Takvimler darbenin üzerinden iki yaz geçtiğini söylese de, 12 Eylül bu topraklarda bitmek bilmeyen uzun bir kıştı.
Ve o kış, en çok Mamak Askeri Cezaevi’nin soğuk, beton duvarlarında hüküm sürüyordu.
İçeride, gençlikleri bir gecede elinden alınmış siyasi tutuklular vardı. Dışarıda ise sırtında vatan borcu denen o ağır yükle kapıya dayanan çaresiz gençler…
Onlardan biriydi Doğan Eşlik. Ne bir ideolojinin peşindeydi ne de bir suçun. Mamak’ın demir kapısından içeri girerken bir işkenceci olmak için değil, sadece askerliğini yapıp evine dönmek için adım atmıştı.
Fakat Mamak, insanı yalnızca nizamiyede karşılamazdı; ruhunu soyarak içeri alırdı.
Ona orada sadece tüfek tutmayı, nöbet beklemeyi öğretmediler. Bir insanın gözlerinin içine bakıp o gözlere acıyı yerleştirmeyi öğrettiler.
Eline sert bir cop verdiler. Karşısında bir mahkûm duruyordu; kendi gibi gencecik, kırgın bir insan… Doğan’ın eli tereddüt ettiğinde, o copu yeterince acımasızca sallayamadığında, karanlık mekanizma hemen devreye giriyordu. Komutanı copu elinden çekip alıyor ve “Böyle vuracaksın!” diyerek darbeyi Doğan’ın kendi etinde sınatıyordu.
Bir an önce şiddetin uygulayıcısı olan el, bir saniye sonra şiddetin hedefi oluyordu. Sonra cop yeniden uzatılıyordu: Şimdi sıra sende.
Mamak’ın korkunç çarkı tam olarak bu canilikle dönüyordu. Önce ruhu kır, korkut, koşulsuz itaat ettir. Sonra o kırılmış insandan, başkalarını kıracak bir kurban imal et.
Doğan Eşlik vurdu. Vurmak zorunda bırakıldı, vurdu.
Aylar geçti, askerlik bitti. Doğan o cehennemin nizamiyesinden dışarı çıktı, üzerindeki üniformayı fırlatıp attı. Sivil hayatın kalabalığına karıştı.
Fakat bazı cezaevlerinin kapısı dışarıdan kilitlenmez; insan o kapıdan çıksa da cezaevi insanın içinden çıkmaz. Mamak, Doğan’ın gölgesi olup peşine takılmıştı.
Yıllar devrildi. Türkiye kabuk değiştirdi, generaller yaşlandı, anayasalar oylandı, mahkemeler kuruldu…
Ama Doğan’ın içindeki engerek sessizce büyümeye devam etti. Sokakta yürürken attığı her adım bir korkunun yankısıydı.
Her köşe başında, bir zamanlar Mamak’ta canını yaktığı insanlardan biriyle yüzleşeceğinin dehşetini yaşadı. Tanıyacaklar mıydı? Hesap mı soracaklar mıydı? O korku bir zehir gibi kanına işledi; ne bir yuva kurabildi ne de bir gece rahat bir uyku uyuyabildi.
Ve bir gün, kaçtığı o hayalet Antalya’nın güneşli bir sokağında yakaladı onu.
Arkasından yaklaşan bir el, hafifçe ensesine dokundu. Doğan buz kesti. Arkasını döndüğünde karşısında duran adam Şaban Değirmenci’ydi. Mamak’ın o karanlık koridorlarında canını acıttığı, etini morarttığı mahkûmlardan biri…
Otuz yıllık kaçış, bir sokak ortasında son bulmuştu. Doğan ölmeyi bekledi.
Ama Değirmenci vurmadı. Nefretle bakmadı. Onu kolundan tutup bir pastaneye götürdü.
O küçük masada iki adam oturdu.
Ama masanın tam ortasında, hayalet gibi çökmüş karanlık bir üçüncüsü duruyordu: 12 Eylül.
Biri canı yanan kurbandı, diğeri can yakmaya zorlanmış bir cellat.
Ve otuz yıl sonra, ikisi de aynı yıkıntının altında kalmış iki yaralı adam olarak çay içiyorlardı. Değirmenci, “Bizden sana zarar gelmez” dedi. Hikâyenin en ağır, en kırıcı cümlesi belki de buydu.
Doğan Eşlik daha fazla taşıyamadı o yükü. Sustuklarını bir bir döktü ortaya. Yüzünü saklamadı, günahını üstlendi, o insanların karşısında diz çöküp helallik istedi. 2012 yılında ise bu kez bir sanık olarak değil, bir mağdur olarak adliyenin kapısını çaldı. Kendisini bir cani yapmaya çalışan 12 Eylül rejiminden ve o emri verenlerden hukuk önünde hesap sormak istedi.
Bu hikaye Doğan Eşlik’i aklamaz, onu bir kahraman yapmaz. Çekilen acıların, atılan çığlıkların yanında bir helallik hepsiyle eşitlenemez.
Fakat bu hikaye, 12 Eylül’ün en sinsi karanlığını anlatır kulaklarımıza.
Bir rejim sadece bedenlere işkence etmedi; masum insanları birer araç yapıp, onları kendi vicdanlarının celladı haline getirdi.
Sonra herkesi o harabenin içinde bıraktı ve gitti.
Generaller öldü, cezaevleri boşaldı.
Ama o copun izi hiç silinmedi.
Çünkü 12 Eylül’ün copu iki uçluydu. Bir ucunda eti ezilen insan vardı, diğer ucunda ise ruhu ömür boyu sakatlanan başka bir insan…
Cop kırıldı belki ama o gün açılan yara, hala kanamaya devam ediyor.













