Yazarların ölümüne çoğu zaman yaşadıkları kentlere kattıkları ‘değer’ açısından bakıyoruz.
Paris için Victor Hugo, Dublin için James Joyce, Prag için F. Kafka’nın öneminden söz ediyoruz.
Oysa yaşam; hepimiz için, bu arada yazarlar için de bir döngü.
İçinde sevinçle yaşanan anlar olduğu kadar, hüzünlü günler, ayrılıklar ve hasretlerin olduğu; en sonunda da gidenlerin bir daha gelmediği sondan ibaret.
O yüzden hiç kimse ölmesin, o büyük ayrılık acısı yaşanmasın temennisi hepimizin dilinde ve gönlünde.
Büyük şair Behçet Necatigil, Termit adlı şiirinde yıllar önce bunu demişti:
“Bıkmışım ölümlerden, ölmeyin benden önce.”
***
13 Ekim (1973) büyük yazar Cevat Şakir’in 53. ölüm yıldönümüydü.
Onu, gidişinin yıldönümünde anmak için, Hatay Nokta’da, 232. Sokak’taki evinin önündeydik her yıl olduğu gibi.
Yine semtte oturanlardı etkinliğe katılanların çoğu.
Dışardan da elbette gelenler vardı.
Nerdeyse yirmi yıldır bu anmalara katılanlardan biriyim.

| Halikarnas Balıkçısı Fotoğraf: Ara Güler |
Dolayısıyla hep bu hüzünlü anları iliklerimde hissettim, ölenlerin yakınlarındaki derin acıyı gözlerinde okudum.
***
Geçen gün Belgin Ö. Koçer arkadaşım, yedi yıl önce (2018 olmalı), Facebook’un hatırlattığı Cevat Şakir anmasından birkaç fotoğrafı paylaşmıştı.
Orada Ayşe Mayda, Cevat Şakir’in kızı İsmet Hanım da varmış.
Ayrıca Şadan abi de (Gökovalı) bir köşede görülüyor.
Şimdi yapılan toplantıya baktım, bunlar yok.
Oturdukları yer bu kez boştu.
Şadan Hoca’nın daima gülen yüzü ve gür sesi belleğimde dolaştı durdu. İsmet Hanım’ın babasının arkasından hüzünlü bakışı, Mayda’nın yorgun bedeni…
Sıranın ön tarafı, o karede yer alan dostlarımız çoktan bizi terk etmişti.
İçimden, keşke biri, ‘Arkadaşlar biraz bekleyelim, gelmek üzereler.’ ikazını yüksek sesle yapsa ve biz onları beklemeye koyulsaydık.
Ve onlar gelmiş olsalardı, diye geçti.
Tabii sessiz gemiyle o yere gidenlerin dönüşü mümkün mü?
O da ayrı bir konu!
***
Tam da aklımdan bunlar geçerken Hatay Sanat Platformu’ndan Mustafa Dalçam’ın anonsu geldi. Beni konuşma yapmak üzere çağırıyordu.
Başından beri Cengiz Özdemir’le kendi semtlerindeki yazara sahip çıkan bu ikilinin çabasını beğeniyle izlediğimi söylemeliyim.
Elbette konuştum. Öncelikle Hatay semtinde oturanların kendi semtlerindeki yazara sahip çıkma bilincine, inatla bunu sürdürmelerindeki güzelliğe vurgu yaptım.
Hatta teşekkür de ettim.
Dünyada yazarlarıyla anılan kentlerden örnek verdim.
Sonra semtten insanlar konuştu, yazarla olan anılar dile getirildi.
Ardından Balıkçı’nın torunu Derya Kabaağaçlı dedesi için bir şeyler dedi; semtin gösterdiği bu vefa duygusuna teşekkür etti.
**
Anma töreni bitince yazarların ölümleriyle ilgili anılarıma döndüm.
Cevat Şakir’i sonsuzluğa uğurladığımız yıl olan 1973’te ben 17 yaşında çiçeği burnunda bir gençmişim.
Üstelik bu on yedinin yarısı Erzurum’da yarısı da Yeşilyurt semtinde geçtiğinden bu büyük yazarın ölümünü anımsamıyorum.
***
MEHMET H. DOĞAN
Ancak hatırladıklarım da yok değil:
Bunlardan ilki kültür müdürlüğü yaptığım sıralarda her daim edebiyat etkinliklerinde bize destek veren önde gelen eleştirmen Mehmet H. Doğan’dı (Şimdi bu büyük ustanın anısını yaşatmak adına Nilüfer Belediyesi her yıl eleştiri ve deneme ödülü veriyor.).
17 Şubat 2008’de onu Narlıdere’de toprağa vermiştik.
Vakit ikindiüstüydü.
Törene, İstanbul’dan kalabalık bir edebiyatçı grubu katılmıştı.
Mezarlık dağın alt tarafındaydı ve güneş dağın tepesinden ölgün ışıklarıyla son sıcaklığını veriyordu.
Hepimiz toplanmış, son işlemleri bekliyorduk…
Sonra topraklar atıldı, dualar edildi ve bize orayı terk etmek düştü.
Geride bıraktığınız dostunuz, tanıdığınız ya da yakınınız öyle bir başına orada kalacaktır.
İçinize işler bu duygu, çoğu zaman göz yaşlarınıza engel olamazsınız.
Mehmet abi de bunlar yaşandı mı?
Büyük ihtimal…
Sonra onu orada bırakacağımız an gelip çattı.
Dağın dibinde, mezarlıkta o kalacak ve bizler yaşama karışacaktık.
Dönüp defalarca ona doğru, o yere baktığımı anımsıyorum.
Çoğu dostu da öyle yaptı.
Gözlerimizle vedalaştık, hepimizde onu sessizliğin koynuna bırakmanın ağırlığı ve hüznü vardı.
Ve otobüslere yöneldik; kimimiz İzmir, kimimiz İstanbul’un yolunu tuttu.

TARIK DURSUN K.
Sıcak bir İzmir ağustosu (2015), Karşıyaka’da öğleüzeriydi Tarık Dursun’u sonsuzluğa uğurladığımızda.
Bostanlı Camisi kalabalıktı.
İzmir, Tarık abinin deyişiyle kumruları bile terleten bir öğleüstü sıcağını yaşıyordu.
Avluda gözüm bir çınar ağacı arıyordu.
Çünkü Tarık abi İstanbul’da şair dostunun ölümünü anlatırken bir grup yazarla camiye gittiklerini, töreni beklerken ağaçtan düşen bir yaprağın önce Ahmet Oktay’ın omuzundan süzülerek aşağıya indiğini anlatıyor sonra tam da grubun ortasına düştüğünden söz ediyordu.
Sonrası tabii ki vedalaşmanın başladığı an…
Bir yaprağın salına salına aşağıya düşüşü, bir şairin bu dünyayı terk edişi ve geride kalanlardaki ayrılık düşüncesi…
***
AYDOĞAN YAVAŞLI
Tarık abi o güzel yazıda nasıl da anlatmıştı bunları ve ben her cenazede o düşen yaprağı aramaya başlamıştım.
Nitekim can dostum Aydoğan Yavaşlı’yı Manisa-Muradiye’de 17 Mayıs 2024’te toprağa verirken gene gözüm o düşecek yaprağı aramıştı.
Baktım caminin bahçesinde ağaç yoktu ama bitişiğinde zeytin ağaçları bahçe çitine kadar sarkmıştı.
Dolayısıyla o yaprak düşmedi.
Ta İmroz Öğretmen Okulu günlerinden beri dostum, arkadaşımdı Aydoğan.
Şimdi onu mezarlığa götürmek, yakınları ve onlarca dostuyla bana düşmüştü.
Hayatın ironisi bu olsa gerek!
Onca yıl neler yaşamıştık oysa…
Başta demiştik ya, hayatın döngüsünden kaçış yok, diye.
Onu orada mezara, babasının yanına koyduk.
Baba-oğul yan yana; Muammer amca ile oğlu Aydoğan…
İmam duasını eder artık iş bitmiştir, siz dostunuzu öylece orada bırakıp gitmek zorundasınızdır.
Ben de öyle yaptım.
Önce babanın, sonra hemen onun yanında Aydoğan’ın mezarına defalarca baktım.
Hafif rüzgârdan serviler sallanıp duruyordu.
Sonra gözlerimdeki yaşı sildim, o güzel dostuma içimden, ‘Hoşça kal, nasıl olsa görüşeceğiz!’ diye fısıldadığımı anımsıyorum.
***
VE MUZAFFER İZGÜ…
Ve yazıyı bitirip gazeteye göndermeden Yeşilyurt’a bir arkadaşa uğramam gerekti.
Üzümcü İlkokulu’nun çaprazında bulunan caminin önünden geçerken Muzaffer İzgü aklıma geldi.
Onu, 26 Ağustos 2017’de bu camiden sonsuzluğa uğurlamıştık.
Belediye başkanları İzgü’nün dostları vardı.
2013 olmalı, İzgü’yü, İzmir Öykü Günleri’inde konuk ettiğimizi anımsıyorum.
Orada, Cumhuriyet’ten Işık Kansu’nun hazırladığı İzgü Belgeseli’ni izlemiş, bu büyük mizah yazarının Adana günlerinde nasıl bir yoksul çocukluk yaşadığına hayretle tanıklık etmiştik.
Türk mizah yaşamında o Aziz Nesin’den sonra önemli bir mizah yazarıydı artık.
İzgü çocukları çok severdi, onlar için onlarca kitap yazdı. Yetmedi büyükler için de politik mizah ağırlıklı kitapları oldu.

| Muzaffer İzgü Fotoğraf: Kadir İncesu |
O ağustos sıcağında tıpkı onu da Tarık Dursun gibi bu dünyadan yolcu etmiştik.
Yeşilyurt’tan dostları ve kalabalık bir okur kitlesi mezarlığa gitti. Ben gidememiştim.
***
Ölümler ve yazarlar böyle işte…
Yazdıklarıyla hayatımıza ışık olmaya devam ediyorlar.
Ama fiziki varlıkları bizden epey uzakta…
O halde onları unutmamak için anmak, hatırlamak bize düşüyor…
Büyük yazar Cevat Şakir’i de bu bağlamda andık, onu yeniden hatırladık…
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/29028122/salim-cetin/cevat-sakiri-andik-gideli-53-yil-olmus












