15 – 25 Eylül 2026
-3-
Üç saatlik yolculuk sonrası Zambiya, Livingstone havaalanından Cape town’a geldik.
Pasaport kuyruğundayız, çok kalabalık.
Cape town; Güney Afrika’nın en eski şehri ve yasama başkenti. Dünyadaki çok kültürlü şehirlerden biri. 1488 yılında Portekizli B. Dias tarafından keşfedilen Cape town zamanla boerler ve İngilizlerin eline geçti. Şehir bir yandan modern yaşam tarzı ve çağdaş gökdelenler ile dikkati çekerken, yoksul halkın, özellikle siyahların yaşadığı kilometrelerce uzanan teneke mahallelerden oluşuyor. Yaklaşık 45 yıl süren apartheid dönemi bu insanları şehirden uzaklaştırmış.
Her ne kadar artık isteyen istediği mahallede oturabilme özgürlüğüne sahip olsalar da, ekonomik nedenler yüzünden kağıt üstünde olmasa da fiilen bir ayrılık göze çarpıyor. İş merkezlerinin olduğu bölge ise mesai dağılım saatinden sonra ıssızlaşıyor. Şehir siyahlara kalıyor. Saat 18.00’dan sonra sokaklar artık güvenli değil. Otele 50 metre uzaklıktaki markete bile gitmememiz konusunda uyarıldık.
Cape Town şehrine öğlen olmadan indik.
Havaalanı kapısında rehberimiz bekliyordu.
Toparlandık, otobüse kadar yürüdük.
Büyük bir otobüs, kolayca yerleştik.
Tanışma faslından sonra rehberimiz Necati, günün programını açıkladı.
Otele uğramadan gezmeye başladık. Hava günlük güneşlik, öyleyse hemen Table Mountain (masa dağına) çıkıyoruz.
Otobüs, siyahların evleri, olarak anılan teneke barakalardan oluşan gecekondu mahallesinin yakınından geçiyor.
Burada oturanların şehir dışından, kasabalardan, köylerden geldiğini anlatıyor rehberimiz. Bu evlerde elektrik, su gibi hizmetler yok. Sokak lambalarından çekilen elektrik, sokaklarda tek tük olan çeşmelerden su ihtiyacı, ortak tuvaletlerin kullanılması şeklinde bir yaşam sürüyor.
Mandela’nın başkan olmasından sonra, siyahlar için ucuz konutlar yapılarak bir kısmı daha modern evlere yerleştirilmiş. Fakat, burada yaşarken, elektrik ve su faturalarını ödemekte zorlanan işsiz siyahlar tekrar teneke mahallelere dönmek zorunda kalmışlar.

Bir saatlik otobüs yolculuğu sonrası dağın eteğinde geldik.
1087 metre yüksekliğindeki dağa teleferikle çıkılıyor. Teleferiğe binmek için üç kat merdiven çıkmalısın yada asansör bekleyip daha kolay çıkabilirsin.
Asansör 65 kişi alıyor. Biri çıkarken diğeri iniyor. İnip çıkması üç dakika sürüyor. İsviçre teknolojisi ile yapılmış, çok güvenli olduğu söyleniyor.
Çok kalabalık var, yine de akış hızlı. Kalabalığı görünce, içinden vazgeçmek gelse de, insan seli akıp gidiyor.
Masanın üstüne çıkınca, kafeterya, alışveriş için değişik dükkanlar, ihtiyacı karşılayan WC var.
Çevresinde yürüyüş yolları, üzerinde seyir teraslarında fotoğraf çeken kalabalık grupların yer kapma mücadelesi seyre değer.
Şehri çepeçevre tepeden seyretmek mümkün. Bir tarafında Atlas Okyanusu, diğer yanında Hint Okyanusu, dağın diğer yüzünde şehir merkezi fotoğraf çekmek için yeterli güzelliği veriyorlar.
Dünyanın yedi (7) harikasından biri masa dağı.1087 metre yüksekliğinde. Oldukça dik ve 360 derece dönebilen bir platformun üstündeki teleferiği ile 3 dakikada masa dağına ulaşılıyor. Genelde sis ve bulut örtse de biz çok güzel bir günde çevreyi görme fırsatı bulduk. Dağın bir başka özelliği de üzerinde 2200 farklı bitki türü bulunması. Bu bitkilerin %70’i endemik karakterde. Yani sadece burada yetiştirilir ve dünyada başka bir yerde yoklar.
Dağdan indikten sonra otobüs ile panoramik şehir turu yaptık.
Bo-Kaap bölgesi diye bilinen bölgede otobüsten indik.
Dışarıdan bakınca en renkli bölgeymiş gibi görünüyor. Ama aslında Cape town’ın en hüzünlü ve dirençli hikayelerinden birine sahip.
Bu mahalle 1700 lerde Hollanda’lılar tarafından Malezya , Endonezya, Hindistan ve Afrika’nın özellikle doğu bölgelerinden getirilen, çoğunluğu Müslüman olan kölelerin ve siyasi sürgünlerin yerleştiği yer.
O dönem bütün evlerin beyaz olması zorunluymuş. Apartheid dönemini sona erip insanlar özgürleşince tepki olarak evlerini en parlak, en canlı renklerle boyamışlar. Kısaca “özgürüz “demişler.
Bugün de Duvarlarında Filistin’e destek, Gazze’ye özgürlük mesajları var. Bu mahallede bir de Bo- Kap müzesi bulunuyor. Bu müze aslında 18. yüzyıldan kalan tarihi bir ev. İçi o dönem yaşayan Müslüman bir ailenin eşyalarıyla dizayn edilmiş. Bölgede hala ibadete açık camiler var.

Renkli evlerin olduğu sokaklarda yürüdük.
Şehre yukarıdan bakan bu evlerde çoğunlukla Malezya dan gelen müslümanlar oturuyor.
Her evin duvarı farklı bir renk.
Anlatılan farklı hikayeler var. Mahalle ilk kurulunca, doktor olan birisi evini değişik renklere boyamış, doktor arayanlar kolayca bulsun diye.
Bir diğer hikaye, fakirlerin oturduğu mahalle olduğu için en ucuz boyalar, artan boyalar ile evleri boyamışlar. Bu haliyle bir tarz oluşmuş.
Dikkat çeken bir detay da duvarlardaki Filistin’i destekleyen duvar yazıları.
Mandela’nın, ülkesinde başarıya ulaşıp yeni bir cumhuriyet kurduğu zaman, “Filistin özgür olmadan, dünya özgür olamaz” diye söylediğini anlattılar.
Mandela’nın hapishaneden çıkıp seçimleri kazandığında, belediye binasının balkonundan yüz bin kişiye konuşma yaptığı yere heykelini yapmışlar. Otobüs ile önünden geçtik.
Akşam oldu, otele dönme zamanı. Geceleme Cape Town’da.
22 Eylül salı, gezimizin sekizinci günündeyiz.
Cape Town’da dört gün aynı otelde kalıyoruz.
Bu şehirdeki ikinci günümüzde, sabah kahvaltısını otelde yaptıktan sonra çıktık.
Otobüsümüz otelin önünde bizi bekliyor.
Bu gün otuz kişiyiz, bir kişi bağımsız gezmek üzere ayrıldı.
Dünkü rehberimiz Necati yok, babası Nizam bey gelmiş. Nizam bey otobüsün kapısında karadenizli sevimliliği ile bizi karşıladı.
Ailenin Güney Afrika serüveni Baba Nizam ile başlıyor. Nizam, Rize’nin Çayeli ilçesinde tekel bayisidir. Aynı zamanda iyi bir dalgıçtır.
Çayeli’nde bakır madeni çıkmaktadır. Güney Afrikalı mühendisler Çayeli’ne maden işletmesi için gelirler ve Nizam ile tanışırlar.
Güney Afrika’da nehirlerin getirip denize döktüğü elmas madeni parçaları denize dalarak çıkarılmaktadır. İyi bir dalgıç olan Nizam, şirkete işe alınarak Güney Afrika’ya getirilir. Nizam, on beş yıl bu şirkette, dalgıçlık yaparak elmas madeni çıkarır. Sonrasında kendi işini kurar, buraya yerleşir. Sonrasında oğlu Necati de gelir, evlenir, üç çocuğu burada büyür.
Bu aile Cape Town’da bizim rehberimiz oldular. Türkçe rehberlik hizmeti, üstüne Karadeniz şivesi ve fıkraları, sanki ülkemizdeyiz. Siyahi şöförümüz Joy, her gün biraz daha Türkçe öğreniyor. Otobüse binen otuz kişiye ayrı ayrı her seferinde “Merhaba, bugün nasılsınız” diyor.
Adeta bir papağan gibi değişik tonlarda Merhaba diye tekrarlıyor.
Cape Town beyazların sayfiye yeri gibi. İşler Johannesburg’da, lüks evleri burada. Pazartesi gidip, Cuma geliyorlar. Hafta sonu için binlerce köşk, Villa kullanılıyor.
Gelir adaletsizliğinin gözleri kör edercesine ortada olduğu bir şehir. Beyazlar yüzde onluk nüfusları ile varlıkların yüzde doksanına sahipler.
Siyahiler Apartheid rejiminde gecekondulara hapsedilmişler.
Mahallelerinden çıkmaları için izin kağıtları, pasaportları olması lazım.
Pasaportsuz dışarıda yakalanırsa hemen hapse gidiyor.
Mandela sonrası kanunlar değişiyor. Kanun önünde siyah beyaz eşitleniyor olsa da pratikte zenginlik beyazlarda. Devlet siyahilere destek sağlasa da ekonomik uçurum devam ediyor.
En dikkat çekici durum güvenlik. Geceleri sokağa çıkmak mümkün değil. Beyazlar evlerinde, turistler otellerde hapis.
Gece sokaklar siyahilere kalıyor. Malum, bir atasözü vardır, “Aç it fırın yıkar”.
İnsanların iş, ekmek sorunları var. İşsizlik çok fazla. Dışarıdan göç aldığı için, gelen yabancılar ucuza çalışıyor. On kişi, yirmi kişi bir odada kalarak yaşamaya çalışıyorlar.

Otobüsümüz, limandan sola dönerek şehrin çıkışında Yahudilerin yaşadığı lüks mahalleleri geçerek ilerledi.
Belki de dünyanın en güzel kıyı yolundan geçiyoruz. Sağımızda Atlas Okyanusu, solumuz dağlar, kayalar. Bazı noktalarda iki araç yan yana zor geçiyor. Bazı noktalarda dağın içinden tünel ile geçmişler.
Hout Bay denilen balıkçı köyüne varıyoruz. Kısa fotoğraf molaları için durup, bu güzel manzaraları resmediyoruz.
Buradan tekne ile açılıyoruz. Fok adasının çevresini dolaşıp, geri dönüyoruz.
Yarımadanın çevresinde ilerlemeye devam ediyoruz.
Öğle yemeği için deniz kenarında rezervasyonu yapılan restoranda deniz ürünleri tabağı ve yeşil salatadan oluşan yemeği yiyoruz.
Yemek sonrası kısa bir yürüyüşle milli park içerisindeki penguenleri izliyoruz. Bir dönem ülkemizdeki bazı televizyonlarda çok izlemiştik.
Penguenlerin de çeşitleri olduğunu, buradakilerin Afrika Pengueni olduğunu öğreniyoruz.
Yarımadanın ucuna doğru ilerliyoruz. Dünyanın en yüksek fenerini görmeye gidiyoruz.
Sağ taraf Atlas Okyanusu, sol tarafında Hint Okyanusu bulunuyor.
Granit kayalar üzerine inşa edilmiş, Chapman’s yolundan geçerek Bartolomeu Dias’ın keşfettiği “Ümit Burnu”na gidiyoruz.
Güney Afrika’da modern tarih Hollandalı Jan van Riebeeck’in “Hollanda Doğu Hindistan Şirketi” adına, Ümit burnu’nda bu yolu kullanan gemiler için mola verebilecekleri bir tedarik istasyonu kurması ile başlamıştır.
Dünya’daki doğu ile Batı arasındaki ticaret yıllarca baharat yolu, ipek yolu olarak karadan sürdürülmüş.
Zamanla bu uzun yolu kısaltmak ve yol güzergahında Osmanlıya ve Araplara haraç vermemek için arayışlara girmişlerdir. Hindistan’a ve Çin’e denizden ulaşmayı başarmışlar.
Batı ülkelerinin kendi aralarındaki hegemonya savaşı büyük yıkımlara yol açmıştır.
Bu yolda istasyon görevi yapan, Güney Afrika çok acılar çekmiştir.
Avrupa’nın sömürgesi haline gelmiştir. Dünyanın en acımasız yönetimi “Apartheid” uzun yıllar siyahları ezmiştir, köle yapmıştır.
Cape town, Atlas Okyanusu kıyısına kurulmuş bir şehir ve Atlas Okyanusu’nu takip ederek ümit burnu’na gittik. Sahil şeridinde çok güzel binalar , villalar , kumsallar vardı.
Ancak deniz suyu sıcaklığı 14-18 derecelerde olduğundan denizde sadece sörf yapanları gördük. Gezi sırasında Haut bay limanından fok adasına gitmek için tekneye bindik. Chapman’s peak drive adı verilen 9 km ilk muhteşem bir yoldan geçtik ki üzerinde 114 viraj olduğu yazıyordu. Boulders beach adı verilen Afrika penguenlerinin kolonilerini gördük. Ve günün sonunda “Cape Pointe” deniz fenerine ve Afrika kıtasının en güney batı noktasındaki Ümit Burnu’na vardık.
Burun denizden yaklaşık 245 metre yüksekliğinde.,Ümit Burnu, Dias tarafından keşfedildiğinde adı Fırtınalar Burnu imiş. Sonradan Ümit Burnu denmiş. Çok rüzgarlı olduğu söylenen bu bölgede de şansımıza hava çok güzeldi. Yol boyu deve kuşları ve Babun ailelerini gördük. Babunlar hani kapı açık olsa teklifsizce otobüse bineceklerdi …
Yarımadanın en uç noktasından dönüş zamanı. Otele gelişimiz bir buçuk saati buluyor.

Akşam yemeği otelde. Otelin 27. katından şehir ışıklarını seyrediyorum. Liman ve deniz görüş mesafesinde, hatta hava açık ve aydınlık olduğunda Mandela’nın hapis yattığı adayı görmek mümkün. Adaya gitmek yarından sonraki güne kaldı.
Yarın üzüm bağları, şarap mahzenleri, benzer köyler gezilecek.
Geceleme Cape Town’da. Uyku vakti saat on iki olmuş. İyi geceler, sevgiler.
Devam edecek….














