Hap yutmaktan yemekteki akıllı çeşnilere: Sofranın ritüeli ile teknolojinin soğuk yüzü nerede buluşacak?
Her sabah bir avuç B’sinden D’sine vitamin, demirinden magnezyumuna mineral içmek mi, yoksa pişmiş bir çorba ya da aşureye eklenmiş vitamin ve mineralleri yudumlamak mı?
Soru basit ama kulağa hoş geliyor değil mi? Aslında birçok ülkede misal süt ürünlerine kalsiyum, D vitamini, protein eklenmekte. Sorum geleneksel mutfağı dönüştürme potansiyeline dair…
Eczane rafları adeta bir mutfağa, sofralarımız ise bir eczane rafına dönüştü nicedir. Sabahları tabağımıza koyduğumuz zeytinin, peynirin yanına dizilen renk renk kapsüller; plastik kutulardan medet uman, miligram hesaplarıyla tabağını bir ilaç alanına çeviren modern insanın çaresizliğini özetliyor.
Diğer yanda ise bitkisel ekstraklar, aromalandırılmış şuruplar ve kolajen saşeleriyle bir şarküteri vitrinini andıran eczane rafları duruyor. Şifa lezzetten, lezzet ritüelden koparıldığından beri ‘sofranın neşesi eksik, ilacın ise tadı yok’.
Oysa Anadolu tencere kültürü, vücudun ihtiyaç duyduğu o karmaşık dengeyi asırlar önce “gıda matrisi” denilen bütüncül akılla çözmüştü. Tencereler dolusu aşure veya çok malzemeli çorbalar; bakliyatın proteini, kuruyemişin sağlıklı yağı, meyvenin ekşisi ve lifin gücüyle harmanlanmış ilk doğal “akıllı gıdalardı”. Vücut, bir molekülü tek başına izole bir hap olarak değil; yağın, aromanın ve lifin iç içe geçtiği o doğal gıda karışımında alırdı.
Geleceğin beslenme anlayışı ise adeta sentetik kutularda değil; bin yıllık ritüellerin içine pürüzsüzce sızan gıda teknolojilerinde saklı sanki.
Aşure tenceresi piştikten sonra soğumaya bırakıldığında üzerine serpilen o son dokunuş yani ceviz, tarçın, portakal kabuğu ve kuş üzümü tam da bu geleceğin kapısını aralıyor. Isıya hassas vitaminleri veya mikro-mineralleri kaynayan tencereye atıp yok etmek yerine, soğumuş kasedeki o taze serpintinin içine gizlemek; ne geleneksel ritüeli bozacak ne de damaktaki lezzeti gölgeleyecek gibi görünüyor. Bu bir pratik değil geleceğe dair bir öngörü.
Bir gün birileri çıkıp şunu pazarlarsa reklam kuşaklarında sakın şaşırmayalım: ‘Plastik bir kapağı açıp her gün bir avuç hap yutmak mı, yoksa soğuyan bir çorba, yemek ya da tatlıya akıllı ve aromatik bir çeşni serpmek mi?’
Eczane ile mutfak arasındaki o soğuk sınırı kaldıracak olan şey, insanı kapsüllere mahkum etmek değil; teknolojiyi kadim sofraların kokusuna, ritüeline ve şifasına çaktırmadan yerleştirebilmek değil elbet.
Soruyu yeniden doğru sormalı. Ne oldu bize? Toprağa doğaya ne oldu? Ne oldu da insanlık tarihinde son on yıllara kadar gıdalarda yaşam için yeterli olan vitamin ve mineraller azaldı? Malum, soframıza gelen gıdanın; buğdaydan patatese kabuğu aynı kalsa da içi giderek boşaldı.
Oysa asıl şifa, tabağımıza yapay takviyeler serpmek ya da vitamin hapları yutmaktan öte; toprağın canlılığını, ata tohumun bereketini ve doğanın kendi ritmini yeniden sofraya davet etmektedir. Çözüm, teknolojiyi soframıza bir yama gibi yapıştırmakta değil; toprağa borcumuzu ödeyip sofranın neşesini kaynağında, yani toprağın kendisinde yeniden bulmak olsa gerek.
Sağlıcakla kalın.














