Ankara o günlerde erkenden susuyordu.
Sokaklarda asker vardı.
Tank paletlerinin sesi asfalta vuruyor, radyolardan aynı soğuk ses yükseliyordu.
Saatler durmuş gibiydi.
Gazetelerin manşetleri başka, insanların evlerinde fısıltıları başkaydı. Kapının gece çalınması, bir evde ışığın sabaha kadar yanması, bir annenin oğlunun ayakkabılarını kapının önünde görüp görmemesi bile hayatın anlamını değiştirebiliyordu.
Takvim 1980 sonbaharını gösteriyordu.
12 Eylül darbesi Türkiye’nin üzerine sadece askeri bir yönetim indirmemişti. Korkuyu ve ölümü de indirmişti.
Cezaevleri doluyordu.
Gözaltılar, sorgular, yasaklar, mahkemeler…
Ve idamlar.
Ankara Ulucanlar Cezaevi’nin taş duvarlarının ardında çalışanlardan biri Vehbi Camgöz’dü.
Camgöz o günlerde idam cezasına karşı değildi.
Tam tersine.
Göreve başladığında idamın gerekli olduğuna inanacak, hatta gerektiğinde “ipini ben çekerim” diyebilecek kadar kesin düşünüyordu.
Sonra bir gece geldi.
7 Ekim’i 8 Ekim 1980’e bağlayan gece.
Ulucanlar’da iki genç ölüme hazırlanıyordu.
Bir solcu.
Bir ülkücü.
İki genç.
İki ip.
Aynı gece.
Aynı cezaevi.
Aynı ölüm.
12 Eylül’ün başındaki Kenan Evren, yıllar sonra darbenin idam siyasetini hafızalara kazınacak birkaç kelimeyle anlatacaktı.
“Bir sağdan, bir soldan astık.”
Belki de 12 Eylül rejiminin insan hayatına bakışını bundan daha çıplak anlatan bir cümle yoktu.
Çünkü ipin ucunda yaşam vardı.
Necdet Adalı solcuydu.
Mustafa Pehlivanoğlu ülkücüydü.
Devlet onları siyasi terazinin iki ayrı kefesine koymuştu.
Oysa darağacının altında ikisi de aynı şeydi:
Yirmi iki yaşında iki genç insan.
Dışarıdaki Türkiye onları birbirinin düşmanı sayıyordu. Sokaklarda yıllarca sağcılarla solcular birbirini öldürmüş, kahveler taranmış, üniversiteler bölünmüş, mahalleler görünmez sınırlarla ayrılmıştı.
Ama o gece Ulucanlar’da sağın da solun da gideceği yer aynıydı.
Darağacı.
Önce Necdet Adalı getirildi.
Henüz 22 yaşındaydı.
Camgöz’ün yıllar sonra anlattığına göre Adalı başı dik ölüme giderken slogan attı. Birkaç dakika sonra boynuna geçirilen ip gerildi.
Sonra Mustafa Pehlivanoğlu’nun sırası geldi.
O da 22 yaşındaydı.
Suçsuz olduğunu söyledi.
Kelime-i şehadet getirdi.
Ve onun ayağının altındaki dünya da çekildi.
Bir solcu.
Bir ülkücü.
İki genç.
İki ip.
Aynı gece.
Aynı cezaevi.
Aynı ölüm.
Fakat o gece darağacında görünmeyen üçüncü bir şey daha vardı.
Vehbi Camgöz’ün idama olan inancı.
İdamı savunan adam, idamı gördü.
Ve artık aynı adam değildi.
Yıllar sonra o geceyi anlatırken yaklaşık bir hafta yemek yiyemediğini, uyuyamadığını söyleyecekti. Darağacının altında hukuk kitaplarında yazmayan bir şey öğrenmişti:
Ölüm cezasını uzaktan savunmak kolaydı.
Bir insanın son nefesini görmek başka.
Belki 12 Eylül’ün en ağır fotoğraflarından biri de budur.
Fotoğrafı bile olmayan bir an…
Bir tarafta devlet.
Bir tarafta darağacı.
Öte tarafta henüz yirmi iki yaşında iki çocuk.
Ve onları izleyen bir adamın parçalanan vicdanı.
Yıllar geçti.
Generaller yaşlandı.
Üniformalar çıkarıldı.
Cezaevlerinin kapıları değişti.
Türkiye başka Türkiye oldu.
Ama hikayenin sonundaki büyük trajedi değişmedi.
Hayattayken birbirlerine düşman iki siyasi dünyanın çocukları sayılan Necdet Adalı ile Mustafa Pehlivanoğlu’nun yolu ölümden sonra bir kez daha kesişti.
Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda yan yana yattılar.
Sloganlar sustu.
Geriye iki mezar taşı kaldı













