Sen yarım kalmış bir aşkın
Kaçınılmaz sürgünü,
Katlanan göğsündeki kayaya,
Sen orda şimdi bir hüznü köpürt,
Ben bir çocuğa su vereyim burada,
Ben ki kiracıyım bir acıya.
Sen imzalarsın sabah akşam
Defterini bensizliğin,
Bense kanla öderim
Kirasını kaldığım evin.
Bir takvimi tersten açardık,
Eğer isteseydin.
(Metin Altıok)
Rahşan ANTER
Özdere’nin sessizliğe gömülü bir Pazar günündeyim. Kulağımı biraz kabartsam sanki sahildeki insan cıvıltılarını duyacağım. Ama yok, ondan önce anayol var. Kulağımı tırmalayan araba seslerini düşündüm. Birazdan oğlum Vejdin gelecek. Sabah kahvemizi içeceğiz. Sarılıp saçımdan öpecek. Hüznüm, sevgiyi engellemiyor. Çünkü ben babamın kızıyım. Kalbin damarları sevgi tıpırtısını öğrenirmiş. Ben babamdan öğrendim. Vejdin gelmeden şu satırları bitirmeliyim. Yıllardır kederime ortak bu evlatla, bu sabah kahvesini gözyaşı olmadan içeyim.
Babası öldürülmüş olmak, ezilmiş nardan farklı olmamakmış. Binlerce tanenin dağılması yetmezmiş gibi, kanlı bir rengi zemine bırakmak. Ne kadar kurusa da silinse de sanki mevsim döngülerinde sızlayan bir yara. Sürekli tuz değen bir açık yara. Babanız hiç aklınızdan çıkmaz. Dünyanın tüm büyük orkestralarını en güzel ezgileriyle bir meydana toplasalar, orada olsanız da babanız bir an aklınızdan çıkmaz. Hüznün senfonisi çınlar durur bir yerde.
Babam kurşunla öldürülmeseydi eğer, kaç yıl daha yaşardı elbette bilmiyorum. Ama bir gün daha fazla yaşama ihtimali vardı. Babam kurşunla öldürülmeseydi eğer, görme ihtimali olan olayları aklımdan geçirdiğim çok oldu. O an en yapardı? Nasıl tepki verirdi?
Ömrü boyunca Kürt halkının yeryüzünde adıyla yaşaması için mücadele eden babam 20 Eylül 1992’de öldürüldükten iki yıla yakın bir süre sonra 30 Mart 1994’te ilk Kürtçe televizyon kanalı Avrupa’da yayına başladı. Siyasal fraksiyon ayrımı gözetmeksizin Kürtçeyle, Kürt halkının özgürlüğü adına bir şeyler söyleyen MED TV’nin açıldığını görse herhalde hüngür hüngür ağlardı, sevincinden. Büyük ihtimalle en yakışıklı haliyle bu kanaldan Kürt halkına ve dünyaya bir şeyler söylerdi.
Babam kurşunla öldürülmeseydi eğer 2000 yılında Amed’de kutlanan o büyük meydan Newroz’unda olurdu. Hani hatırlarsınız, 1977’deki Taksim Meydanı 1 Mayıs’ından sonraki ilk büyük kitlesel toplumsal muhalefet buluşması olarak yazıldı çizildi. Babamın kürsüden Kımıl’da seslendiği köylülere o eserinden bir şeyler okuduğunu görmek…Ya da yok, babam 400 bin kişiyi bulmuşken Cegerxwin’in “Kime Ez?” (Kimim Ben?) şiirini okurdu.
Evet, 1999 onun için ağır geçerdi. Ahmet Kaya linçe uğradığında o otelde olsaydı onu koruyan Kürt garsonlarla beraber onun yanında dururdu. Orada olmasaydı, ilk mahkemeye o giderdi. Paris’te Ahmet Kaya’nın o yağmurlarını hiç sevmediği şehirde onu yalnız bırakmazdı. Muhtemelen arada bir tatlı-sert kızar kendini yemeğe vermesine laf ederdi. Çünkü o kardeşlerini, evlatlarını çok severdi.
Babam kurşunla öldürülmeseydi eğer, ülkemin yoksul kentlerinde çocuklarla beraber parklara, okul duvarlarına resim çizerdi. Cizre’de bir daha Mem û Zîn’i anlatırdı. Orhan Doğan’ın o kadar genç ölmesine isyan ederdi. Doğubeyazıt’ta onun yarım bıraktığı konuşmayı tamamlamak isterdi.
Babam gibi insanlar kan-revan, işkence, çile dolu bir hayatla dalga geçmeyi, daima gülmeyi başarabilen kişiliklerdir. Hayatını bir şiirle özetle deseler (biliyorum canım babam buna cevap veremeyecek ama) herhalde Metin Altıok’un şu dizelerini söylerdi: “Ben ki kiracıyım bir acıya./Sen imzalarsın sabah akşam/Defterini bensizliğin”. Babam gibi insanlar gerçekten de bir acıya kiracıydılar. Ama o evlerin içini, balkonunu, bahçesini inatçı güllerle dolduran bahçıvanlardı. Onun için acının evlerini hiç yadırgamadılar.
Açlığı seçmek
“Açlıkla terbiye etmek” lafı ne kadar zalimce gelir bana! Hiçbir canlı temel hak olan beslenmeden koparılarak hayata ve topluma kazandırılamaz. Kazandırılma iddiası varsa da bu olsa olsa sömürüdür. Başka bir şey değil.
Babamın bana öldürülmeden kısa bir süre önce bana anlattığı bir olay açlık silahının zorbalarca nasıl kullandığının en çarpıcı örneklerinden biridir.
Babamın yeğenlerinden biri İsveç’ten Nusaybin’e köye gelir. Tabii, babamın yanına kimin girip çıktığı bay muhbir vatandaş tarafından sürekli karakola bildirilir. Köylülerden biri “Bir turist geldi” diyeceğine “bir terörist geldi” der. Tabii, köylünün aksanıyla ilgili mi yoksa hazır bahane arayan karakolun tutumu mu bilinmez, babam başına çuval geçirilerek göz altına alınır. Karakola gittiğinde komutan bir çilingir sofrası kurmuştur. Rakılar, mezeler, yemekler…Babama hiçbir şey yokmuş gibi, “Hele gel Musa Bey, ne olacak bu memleketin hali?” gibi sorular sorar. Sohbet etmeye çalışır. Bu arada gerilerden müzik sesi yerine falakaya yatırılan köylülerin çığlıkları gelir. Babamın yemek yemesi mümkün değilse de zorla sofraya oturturlar. Tuvalete çıkacağı sırada da başına iki tane asker verirler. Babamın, başkasının yanında tuvaletini yapamadığını gayet iyi bilen kişilerdir bunlar. Babam bunun üzerine açlık grevine başlar. Gözaltı kaç gün sürdü, kayda alındı mı, inanın bilmiyorum. Ama günler sonra babam serbest bırakılır. Geride utanç dolu bir açlık-tokluk haliyle falakaya yatırılan köylülerin çığlıkları kalır.
Babam gibi insanlar çektikleri çileyle bu dünyayı daha yaşanılır kılma mücadelesi veren devrimcilerdir. Biraz da dervişane bir duruştur bu. Tanık oldukları yerde yazan ve konuşan, sanık oldukları yerde dik duran, konuştuklarının yarına bir destan umuduyla kalacağını bilen…
O çileli insan güzel babam kurşunla öldürüldü. Bizlere de acıya kiracı olduğu bir ömürden direnç, inat ve sigara dumanı dolusu keder kaldı.














