İzmir, iki kitaplı şenliğini birden yaşadı.
İlki Kültürpark’ta (19-27 Eylül 2026) gerçekleşen 8. İZKİTAP Fuarı ki bu etkinlik 27 Eylül’de bitti.
Diğeri Bornova Kitap Günleri, 4 Ekim’e kadar sürüyor.
Bu yazı yayımlandığında Bornova Kitap Günleri bitmemiş olacağından orayı bir sonraki yazıya bırakarak Fuar’dan söz edelim.
***
Benim için, kitabı konu alan etkinlikler başlı başına bir şenliktir.
Bu şenlikte; sayısız kitabı bir arada görme, aldığınız kitabı yazarına imzalatma, değişik kültürel konuları izleyebilme şansı var.
Bunları yaşayabiliyorsunuz.
Fuar’da ayrıca pek çok arkadaşımı görebildim.
“Peki, izlenimleriniz ne?” diye soracak olursanız, karışık.
Bir defa, derler ya, hiçbir şeyin eski tadı yok. Bu gerçek, fuar için de böyleydi.
Kesin rakamları elbette bilmiyorum ama söylenen o ki altmışa yakın yayınevi, bu yıl bu etkinliğe katılmaktan geri durmuş.
Bunda ekonomi etken olsa gerek.
Kendimden biliyorum; eskiden aldığım kitaplar torbalara sığmazdı, şimdilerde birkaç kitapla yetiniyorum! Çünkü kitap fiyatları üç yüz liradan başlıyor…
Bu gerçek yayınevlerini de etkiliyor haliyle.
Neyse, bunlar işin olumsuz yönleri ama gene de kitap, yazar, kültür ve sanata dönük hoş bir havanın Fuar’ı ısıttığını söylemeden edemem.
Okurlar sevdikleri kitabın peşine düşüyor, kimi yazarla tanışıyor, beride aldığı kitabı yazarına imzalatanlar oluyor…
***
İZLENİMLERDEN BİR DEMET…
Malum, yayınevleri kitaplarını stant denen kare biçiminde, üstü tente kaplı bir yerde okurlarına sundu. İZFAŞ böyle uygun görmüş.
Sivil toplum örgütleri için de böyle; her STK için bir stant ayrılmıştı.
Onlar da üyelerini orada ağırladı, üye yazarlarının kitaplarını bu mekânda okurlarıyla buluşturdu.
İzmir Fuarı’nı bilmeyenler için tarif edelim; Lozan Kapısı’ndan girdiğinizde yolun sağı solu kitapların sergilendiği stantlarla doluydu.
Lozan’dan Basmane Kapısı’na kadar bu böyleydi.
Bizim TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası) standı şimdilerde Nâzım Sergisi’nin olduğu Atlas Pavyonun hizasında bir yerdeydi.
Üyemiz olan yazar dostlarımız bu stantta kitaplarını imzaladı.
Onlar kitaplarını imzalarken bana da fuarı ‘izleme’ görevi düştü desem yeridir.
Bol bol stantları dolaşma olanağım oldu, kültürel etkinliklere katıldım.
***
Bu gözlemleme işine bitişiğimizdeki stantlardan başlayacak olursam; bunlardan biri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, diğeri Ardahan Vakfı idi.
Çağdaş Yaşam için denecek ne var ki, herkes bu büyük çabayı yakından bilir.
Ardahan Vakfı ise Ardahanlıların kurduğu hemşeri derneği niteliğinde bir kurum.
Kulakları çınlasın, Engin Önen hocayla kentlerdeki hemşeri dernekleri konusunda konuşur, her seferinde bu derneklerin kent kültürü içindeki yerini irdelerdik.
Şimdi Ardahan Vakfı’nı görünce Önen Hocayla bu tartışmamızı anımsadım.
Malum ya, sosyolojik bir gerçeklik olarak hemşeri derneklerinin çokluğu kent kültürü için olumlu bir not olarak görülmez pek. Çünkü bu derneklerdeki dayanışma ağının yönü, yaşanılan kentten çok göçle gelinen şehre dönüktür.
Dolayısıyla üyeler için bu dernekler, göçle başlayan dayanışmanın sürdürüldüğü yerlerdir.
Oysa Ardahan Vakfı; sanatı, kültürü ve edebiyatı standına taşıyarak bilinen ezberin yerine başka bir şeyi koyuyordu.
Engin Hocayla üstüne konuştuğumuz hemşeri derneği modeli bu değildi.
Dernek ya da vakıf, üyelerinin yukarıda anlattığımız talepleri yerine sanatın güzelliğini temel alıyor, standında edebiyat insanlarını ağırlıyor, üstüne kültürel etkinliklere imza atıyordu.
Bunun çaba içinde kendi hemşerileri; yazar çevirmen Metin Cengiz, şair Atalay Saraç ve daha pek çok edebiyatçı standın konuğuydu.
Ayrıca Şairlerle Enine Boyuna gibi hemşeri dayanışmasından ziyade edebiyata dönük bir çabayı İzkitap’ın ortak kültür etkinliği olarak alanda sanatseverlere sunuyordu.
Bu, sevindirici bir durum.
Tabii vakfın bu kadar güzel işi kotarmasında; kendisi de Ardahanlı bir şair-yazar olan Müjgan Eminoğlu’nun katkısını belirtelim.
Her yerde olduğu gibi burada da insan unsuru denen kavram karşımıza çıkıyor ki galiba hayatın her aşamasında buna gereksinim var.
***
BAŞKA BAŞKA İZLENİMLER…
TYS standının çaprazında dikkatli bakanlar Paraşüt Kulesi’ni görebilirler.
Kule, 1930’lardan kalma bir yapı.
Uzun yıllar gençler orada paraşütle atlamış, her atlayan havacılık heyecanını tatmış böylece.
Şimdi bu kule, bir başına, yapayalnız kalmış, mahzun, öylece duruyor…
Ne atlayan var ne de o eski heyecanlar…
Nesneler, eşyalar böyle, onların da modası geçiyor, işlevleri zamanla dönüşüyor ya da azalıyor.
Tıpkı Paraşüt Kulesi’nde olduğu gibi.
Paraşüt Kulesi, Kültürpark projesi içinde düşünülmüş, 1937’de havacılığı geliştirmek için açılmış.
Atatürk’ün havacılığa verdiği önemin de bunda etkili olduğunu düşünmek gerek.
Kulenin bu işlevi uzun yıllar sürmüş. Beş on sene öncesine kadar, buradan paraşütle atlayanları anımsıyorum.
Sonra ne olduysa kule sessizliğe terk edildi, bir kenara atılmış gibi.
Her geçtiğimde bakarım ve epeydir bu halinde bir değişiklik olmadığını görürüm.
Devir mi, anlayış mı? Bir şeyler değişiyor demek ki!
Sonra bu kulenin de anlatıldığı sergide buldum kendimi.
Sergi, Pakistan Pavyonu’nda, Kültürpark 90 Yaşında adıyla 5 Eylül’de açılmıştı. Belli bir sistematikle Kültürpark’ı âdeta özetlemiş.
Örneğin Fuar’ın Kapıları bölümü var ki sergide görsellerle geniş yer alıyor.
Çeşitli amaçlarla Fuar’a girenler belki de farkında değildir ama her kapının bir hikâyesi var.
Milli Mücadelenin askeri ve diplomatik başarıları bu kapılara isim olarak verilmiş.
26 Ağustos, 9 Eylül, Lozan, Montrö, Kahramanlar ve Basmane…
Lütfen girdiğiniz kapının adının ne olduğuna bundan sonra daha dikkatlice bakın!
Sergide müzeleri de görüyoruz.
1938’da Sıhhat Müzesi, 1939’da Ziraat, 1951’de İzmir Arkeoloji Müzesi devreye sokulmuş.
Bir de Kültürpark’ta spor bölümü var:
Başta sözünü ettiğimiz Paraşüt Kulesi havacılık sevgisi yanında sportif etkinlik olarak da düşünülmüş.
Spor işi için; 1938’de Atlı Spor Kulübü, Tenis Kulübü, yine kent sakinlerinin yürüyüş yapmaları için uygun alanlar planlanmış.
Sergide bu tasarımlar görselleriyle verilmiş.
Ya kültür, sanat?
Bu da unutulmamış; 1939’da 2 bin 500 kişilik Açıkhava Tiyatrosu yapılmış, 1956-50 yılları arası İzmir Şehir Tiyatrosu deneyimi Fuar’da gerçekleşmiş.
Bir de insanların eğlenmelerine dönük mekânlar var:
Bunlar gazino olarak adlandırılmış.
Ada ve Göl gazinoları.
Bu mekânlar; kent insanının düğün, nişan ve eğlenmesine dönük olarak plana dahil edilmiş.
Benim de 1986’da 6 ay çalıştığım Villa ve Menekşe Çay Bahçeleri gündelik yaşam rutininin bir başka yönünü temsil ediyordu.
İzmirliler buralarda çay, kahvelerini yudumlayıp bazen nargile eşliğinde keyifli saatler geçiriyordu.
Tabii bu tesisler Fuar projesine sonradan eklendiği için sergide yer almamış.
Doğrusu Kültürpark 90 Yaşında sergisi bana 1930’ların başında inşa edilen Fuar’ın ne güzel bir amaçla yapıldığını bir kez daha göstermiş oldu.
Serginin küratörü Aybala Yentürk’ü de unutmayalım, ona da teşekkür edelim.
***
Kitap Günleri notları bu kadar mı?
Dahası da var…
Bu tür etkinliklerin insanları gülümseten ayrıntıları da var.
İşte onlardan bazıları:
Bu devirde köyünüzde kuracağınız kitaplık için eşekle bu işe girişir miydiniz?

Tire’nin Halkapınar köyünden gençler bunu yapmış, eşeğin sırtına sandığı koyarak stantlardan kitap topluyordu.
Bu ‘yaratıcı’ yöntemle kitap toplamak doğrusu beni hem sevindirdi hem de gülümsetti.
Başka bir ayrıntı:

Bu tür kalabalık etkinliklerde ilginç figürler vardır, kendini belli eder bu sevimli karakterler.
Basmane’de belediyede çalıştığım yıllardı.
Hemen belediyenin ön kısmında, orta yaşı geçkin, burma bıyıklı, körüklü çizmeli, köstek saati yelekli giysisine takılı bir eski zaman ‘efe’si vardı. Sanki Çakıcı; Ödemiş köylerinden fırlamış, buraya gelmiş gibiydi.
Her sefer onu izlerdim.

Ona benzer, burma bıyıklı ama bu kez bütün parmaklarına gümüş renkli iri yüzükler takmış birini görünce yıllar öncesinin ‘efe’sini anımsadım.
Aklım 2004 yıllarının Basmane’sine gitti.
O günlerde tanışıp adını soramadığım ‘efe’yi şimdi kaçıramazdım, adını sorarak işe başladım.
Adı İsmet’miş.
Soyadını söylemedi, ben de üstelemedim.
İsmet Bey de ‘efe’lerden biri gibiydi.
Bıyıkları burma, kasketi sekiz köşeli değil ama gene de heybetli, körüklü çizmeleri pırıl pırıl, bütün parmaklarında altın sarısı büyükçe yüzüklerle dolu bir İsmet Bey’di bu kez karşımda olan zat.
İlkin yüzükleri sordum.
Her yüzüğün farklı bir anlamı varmış; biri Atatürk’ü simgeliyor, diğeri Hasan Ali Yücel’i, bir başkası Osmanlı ve Cumhuriyeti…
Baktım, gerçekten üzerlerindeki simgeler bu temsillerle bağdaşıyordu.
Örneğin Osmanlı’da tuğra, Cumhuriyet’te Atatürk, Hasan Ali Yücel’de köy enstitüleri simgeleri vardı…
İsmet Bey adaşı İnönü’yü de sık zikredip onunla da gurur duyduğunu söylüyordu.
Fuar işte bu zenginliklerle dolu!
***
Kitap Günleri bitti, kitaplar ve masalar araçlara yüklenip fuarı terk edeceğimiz zaman fuarın Kahramanlar kapısına yakın duvarın dibinde küçük bir kediye takıldı gözüm.
Duvarın dibinde büzülmüş, yalnız bir kedi…
‘İşte, Fuar bu!’ dedim kendi kendime, nice simgeyi parmaklarında yüzüklerine gizlemiş olanlar, kitaplarıyla büyülü dünyaları yaratan yazarlar ve de bir köşeye büzülmüş nerdeyse dünyadan umudunu kesmiş gibi duran kediler…
Hepsini bir karede gördüğümüz hem şenlikli hem de hüzünlü bir mekân…
Evet, 8. İzkitap Fuarı böyle geçti.














