Herkes adaleti istiyor.
Ama mümkünse önce kendi tarafı için!
Başkasının haksızlığına karşı aslan kesilenler, iş kendi mahallesine gelince birden hukuk profesörüne dönüşüyor. Meğer adaletin de bir adresi, bir tarafı olabiliyormuş!
Bir de yoksulun evine düşen ateş üzerinden siyaset yapanlar var…
Fakir fukaranın çocuklarının acısı, kürsülerde cümlelerin arasına sıkıştırılıyor. Gözyaşları konuşmalara fon, kayıplar siyasi tartışmalara malzeme oluyor.
Sonra herkes bir diğerinin vatan sevgisini ölçüyor.
Sanki vatan sevgisi de seçim öncesi dağıtılan vaat broşürleri!
Oysa acının partisi, yasın ideolojisi olmaz.
Bir annenin evladını kaybetmesi, bir babanın tabut başında yıkılması hiçbir siyasi bildirinin altına sığmaz.
.
İnsan bazen düşünüyor:
Bu ülkede bazıları seçimi kaybetmekten mi daha çok korkuyor, yoksa insanlığını kaybettiğinin anlaşılmasından mı?
İlkinden korktukları aşikâr.
Zaten insanın neye inandığını anlatması kolay; asıl mesele, inandığını söylediği şeyin gereğini yapabilmesi.
Koltuk meselesine gelince…
Bazıları koltuğa oturana kadar hizmetkâr, kalkması gerektiğinde kendini bulunmaz hint kumaşı sanıyor.
Bu sebepten koltukla insan arasındaki ilişki öyle bir hâl alıyor ki, eleştiren düşman, itiraz eden hain, rakip ise tehdit oluyor.
Hal böyle olunca koltuğun ömrü uzasın diye özgürlük daralıyor, eleştiri suçlanıyor, sadakat ise düşünmenin yerine geçiyor.
Üstelik koltuğu korumak için gösterilen çaba, o koltukta yapılması gereken iş için gösterilse inanın memleket çoktan başka bir yerde olurdu.
Bazıları hizmet etmek için seçiliyor olsa da seçilmiş olmayı hizmetin önüne koyuyor.
Önce koltuğun bekası, sonra memleketin meselesi!
Sıralama belli.
Lafa gelince de mangalda kül bırakmıyoruz.
Herkes ahlaklı, herkes dürüst, herkes memleket sevdalısı. Bu kadar dürüst insanın yaşadığı bir ülkede yolsuzluk iddialarının, adaletsizlik tartışmalarının ve güven krizlerinin hiç eksik olmaması da herhâlde dünyanın çözmekte zorlandığı bir sosyolojik bilmece olsa gerek!
Belki de bizim en büyük başarımız, herkesin kendisini haklı çıkaracak bir gerekçesinin olmasıdır.
Yanlış yapanın bir açıklaması, haksızlık edenin bir bahanesi var.
Sorumluluk da hep ortada kalıyor ve üstlenecek kimse bulunmuyor.
Neden? Çünkü bizde herkes ilkeli.
Yalnız ilkeler, şartlara göre biraz esneyebiliyor.
Dün yanlış olan bugün doğru; dün kabul edilemez olan bugün zorunluluk. Dün eleştirilen davranış, bugün bizimkiler yapınca doğru!
İlke dediğimiz şey ne kadar da kullanışlı, değil mi? Gerektiğinde çıkarıp gösteriyoruz, işimize gelmeyince kaldırıp rafa koyuyoruz.
Üstelik rafın adı da tutarlılık!
Böylece herkes kendisini haklı, karşısındakini haksız görüyor.
Bizim kusurlarımızın hepsi istisna, başkalarının kusurları ise karakter meselesi.
Adalet dediğimiz, tek dişi kalmış canavara dönüşüyor.
Şems’e atfedilen söz geldi aklıma:
“Biri gelir, seni sen eder; biri gelir, seni senden eder.”
Ne kadar güzel bir söz…
Yalnız bizim hikâyemizde küçük bir değişiklik var.
Biri geliyor, seni senden ediyor.
Biri geliyor, özgürlüğünü senden ediyor.
Biri geliyor, umudunu senden ediyor.
Sonra bir başkası çıkıp bütün bunların neden olduğunu anlatıyor.
Bir diğeri de anlatılanları alkışlıyor.
Herkes görevini yapmış gibi rahatlıyor; yalnız haksızlığa uğrayanın meselesi bir türlü anlatılmıyor.
En sonunda herkes birbirine bakıyor:
Biz bu hâle nasıl geldik?
Cevap aslında uzak değil… Haksızlığı savunanlar kadar, haksızlığı sırf kendi tarafı yaptı diye mazur görenlerin de bu hikâyede payı var.
Çünkü bir toplumun çürümesi, yalnızca kötülerin çoğalmasıyla olmadı.
İyilerin susması, akıllıların kenara çekilmesi ve vicdanın çıkar karşısında pazarlığa açılmasıyla oldu.
Ve belki de asıl mesele şu: doğruları savunmaktan çok, kendi doğrularımızı savunduk.
Adaleti istemekten çok, adaletin lehimize işlemesini istedik.
Vefayı karakterde değil, çıkar ilişkilerinde aradık.
Sonra da bütün bunlara bir isim bulduk:
Siyaset.
Oysa adı hırs ve vicdansızlık.
Yanlışın adı değişince yanlış olmaktan çıkmıyor; yalnızca daha süslü anlatılmış oluyor.
Sorumluluk, bu memlekette en çok sahipsiz kalan şeylerden biri olmuş.
Makam insanı görünür kılabilir ama değerli yapamaz.
Alkış da bir insanın haklı olduğunu değil; bazen çevresinde ne kadar tırşıkçı, yani yalakalık yapan insan bulunduğunu gösterir.
Ve son söz:
İnsan bu dünyadan giderken arkasında bıraktığı makamla değil, ardında bıraktığı insanlıkla hatırlanır. Çünkü makamlar el değiştirir, unvanlar unutulur; ama yapılan iyilik de haksızlık da insanların hafızasında bir yer eder.
Gerisi mi?
Gürültü, alkış ve biraz da mangalda kül…












