Dün Cumhuriyet kurulduğunda neyimiz vardı, bugün Cumhuriyetin nesi kaldı?
Cumhuriyet Bayramlarında meydanları dolduruyor, bayraklarımızı dalgalandırıyor, Atatürk’ün fotoğraflarını asıyor, marşlarımızı söylüyor ve Cumhuriyet’le gurur duyuyoruz. Haklıyız da… Çünkü Cumhuriyet, bu ülkenin yurttaşlarına padişahın kulu olmaktan çıkıp eşit haklara sahip bireyler olma yolunu açtı. Saltanatın yerine halkın iradesini, ayrıcalıkların yerine yurttaşlık hukukunu koyma iddiasıyla kuruldu.
Peki, kendimize hiç şu soruyu soruyor muyuz: Cumhuriyet’le övünmek mi daha kolay, yoksa Cumhuriyet’in değerlerini koruyamadığımız için dövünmek mi daha kolay?
Cumhuriyetin kuruluşunu kutlamak elbette önemlidir. Ancak geçmişin kazanımlarıyla övünürken bugünün kayıpları karşısında sessiz kalıyorsak, Cumhuriyet’i yalnızca törenlere, sloganlara ve duvarlardaki portrelere indirgemiş olmaz mıyız?
Cumhuriyet, yalnızca geçmişte kazanılmış bir zafer değil, her kuşağın yeniden savunması ve geliştirmesi gereken bir toplumsal sorumluluktur.
Köylü milletin efendisiydi, peki bugün?
Atatürk, köylüyü milletin efendisi olarak tanımladı. Bu sözün ardında yalnızca köylüye duyulan saygı değil, üretimin, emeğin ve bağımsızlığın önemini kavrayan bir anlayış vardı.
Peki, bugün köylümüz ne durumda?
Bir zamanlar köyünde soğanını, sarımsağını, domatesini, biberini yetiştiren; yumurtasını, patatesini, buğdayını üreten insan, bugün kendi sofrasına koyacağı birçok ürünü şehirden, kasabadan satın almak zorunda kalıyorsa burada bir terslik yok mu?
Üretmekten uzaklaştırılan, maliyetlerin altında ezilen, emeğinin karşılığını alamayan köylüye nasıl yeniden milletin efendisi olma gücü kazandıracağız?
Köylüyü efendi yapan, yalnızca köyde yaşaması değildir. Toprağı işlemesi, üretmesi, emeğiyle ülkenin bağımsızlığına katkıda bulunmasıdır. Elbette her köylünün her ürünü kendisinin yetiştirmesi beklenemez. Mesele, üreticinin üretimden koparılması ve ülkenin kendi insanını doyurabilecek üretim gücünün zayıflatılmasıdır.
Tarımı ihmal eden, üreticisini yalnız bırakan, gıdayı pahalılaştıran bir düzende Cumhuriyet’in halkçı ve bağımsızlıkçı hedeflerini ne kadar gerçekleştirebiliriz?
Gençlik, Cumhuriyet’in geleceği mi, piyasanın müşterisi mi?
Atatürk: Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
Cumhuriyet, gençlere yalnızca diploma vermeyi değil; düşünen, sorgulayan, bilimle yol alan, özgür iradesiyle karar veren bireyler yetiştirmeyi de hedefliyordu.
Bugün gençlerimize bakalım.
Yurt dışına gide bilme yolları arıyorlar. Kaç genç, kendisini düşünceleriyle, bilgisiyle, emeğiyle ve topluma kattıklarıyla ifade edebiliyor? Bugün, kaç genç kendisini sahip olduğu otomobilin, saatinin, giydiği kıyafetle, kullandığı telefonla veya taşıdığı aksesuar markasıyla öne çıkıyor?
Elbette güzel giyinmek, iyi bir otomobile sahip olmak ya da sevdiği bir markayı kullanmak tek başına bir sorun değildir. Sorun, insanın değerini satın alabildikleriyle ölçmeye başlamasıdır.
Kapitalizm, insanın önüne durmadan yeni arzular koyuyor. Reklamlar, tüketimi mutluluğun; markaları saygınlığın, zenginliği başarının ölçüsü gibi sunuyor. Böyle bir dünyada genç, kendisini geliştirmek yerine kendisini sergilemeye yöneliyorsa durup düşünmeliyiz.
Cumhuriyet’in gençliği, yalnızca tüketen değil üreten; yalnızca kendisini kurtarmaya çalışan değil, toplumun geleceğini de düşünen bir gençlik olmak zorunda değil mi?
Gençlerimizi suçlamak kolaydır. Asıl soru şudur: Onlara nasıl bir ülke, nasıl bir eğitim sistemi, nasıl bir gelecek ve nasıl bir toplumsal dayanışma bıraktık?
Kadın hakları yalnızca kâğıt üzerinde mi kalacak?
Cumhuriyet’in önemli kazanımlarından biri, kadınların yurttaşlık haklarının genişletilmesi ve toplumsal yaşama daha eşit katılımının önünün açılmasıydı.
Peki, bugün kadınların hakları konusunda nerede duruyoruz?
Kadının eğitimini, çalışma hayatına örgütlenme, ekonomik bağımsızlığını ve kendi özgür geleceği hakkında karar verme hakkını savunmadan Cumhuriyetçi olunabilir mi?
Kadını mutfağa, evi dört duvar arasına hapsetmek isteyen; onun yaşamını, kıyafetini, mesleğini ve düşüncelerini denetlemeye kalkışan anlayışlarla mücadele etmeden cumhuriyetten söz edilebilir mi?
Üstelik mesele yalnızca kadınların haklarını kâğıt üzerinde tanımak değildir. Bu hakların evde, işyerinde, sokakta ve siyasette hayata geçirilmesidir.
Kadının özgürlüğü, erkeğin iznine bağlı bir lütuf değildir. Eşit yurttaşlığın gereğidir. Cumhuriyet’i savunmak, kadının erkeği mutfağa hapsederek eşit işe eşit ücret ve cinsiyet farklılığına karşı sesiz kalmak hiç değildir.
Halkçılık, yalnızca bir siyasi slogan değildir
Cumhuriyet’in halkçılık iddiası, halkın yalnızca seçimden seçime hatırlanmasıyla gerçekleştirilemez.
İşçinin emeğinin karşılığını alamadığı, emeklinin geçim sıkıntısıyla boğuştuğu, gençlerin geleceğini başka ülkelerde aradığı, çiftçinin üretmekten vazgeçtiği, yurttaşların eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimde eşitsizliklerle karşılaştığı bir düzende halkçılığı yeniden düşünmek zorundayız.
Halkçılık, yoksulluğa alışmak değildir. Yoksulluğun nedenlerini sorgulamak ve ortadan kaldırmak için mücadele etmektir.
Cumhuriyetçilik, yalnızca Cumhuriyet’in adını anmak değildir. Halkın egemenliğini, hukukun üstünlüğünü, laikliği, özgürlüğü, eşitliği ve sosyal adaleti savunmaktır.
Bir insanın kendisine Cumhuriyetçi demesi elbette önemlidir. Fakat bu kimliğin gerçek karşılığı, günlük yaşamındaki tercihlerinde, başkalarının haklarına yaklaşımında ve haksızlık karşısındaki tutumunda ortaya çıkar.
Kendi çıkarımız söz konusu olduğunda hukuku, başkasının hakkı söz konusu olduğunda suskunluğu seçiyorsak; kendimiz için özgürlük isterken başkasının özgürlüğünü kısıtlıyorsak; eşitlikten söz ederken insanları servetlerine ve makamlarına göre değerlendiriyorsak, savunduğumuzu söylediğimiz değerlerle davranışlarımız arasındaki çelişkiyi görmeliyiz.
Suçu hep başkasında aramak kolaydır
Cumhuriyet’in kazanımlarındaki gerilemeleri konuşurken sorumluluğu yalnızca hükümetlere, devlet kurumlarına, siyasi partilere ya da başka insanlara yüklemek alışkanlık hâline geldi.
Elbette iktidarların, siyasi partilerin ve kurumların kararları önemlidir. Kamu gücünü kullananların sorumluluğu, yurttaşların sorumluluğuyla aynı değildir. Hukuksuzlukların, eşitsizliklerin ve yanlış politikaların hesabı sorulmalıdır.
Yan gelip yatarak, bütün sorumluluğu başkalarına yükleyerek, kendi payımızı görmezden gelmek cumhuriyetçilik midir?
Haksızlık karşısında sustuğumuzda, ayrımcılığa göz yumduğumuzda, liyakat yerine yakınlığı tercih ettiğimizde, tüketimi üretimin önüne koyduğumuzda, dayanışma yerine bireysel çıkarı büyüttüğümüzde kendimize de soru sormamız gerekmez mi?
Cumhuriyet’i yalnızca siyasetçilerin koruyacağı bir miras olarak görürsek yanılırız. Cumhuriyet, yurttaşların katılımıyla, örgütlü toplumla, özgür basınla, bağımsız yargıyla ve demokratik mücadeleyle yaşar.
Bireysel sorumluluk, siyasi ve kurumsal sorumlulukların üzerini örtmek için kullanılmamalıdır. Tam tersine, her birimiz kendi payımıza düşeni yaparken hesap verebilir kurumlar ve adil bir düzen için de mücadele etmeliyiz.
Çünkü Cumhuriyet’i yaşatmak, yalnızca kendimizi sorgulamak değil; birlikte değiştirebileceğimiz koşulları değiştirmek için harekete geçmektir.
Dün Cumhuriyet kurulduğunda neyimiz vardı?
1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde, savaşlardan çıkmış, insan kaynağı ve ekonomik olanakları son derece sınırlı bir ülke vardı. Okuryazarlık yaygın değildi; sanayi, ulaşım ve sağlık altyapısı yetersizdi. Yeni bir devlet, yeni kurumlar ve yeni bir yurttaşlık anlayışı inşa edilmeye çalışılıyordu.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında atılan adımların tümü eksiksiz değildi; her reform aynı ölçüde başarılı olmadı ve Cumhuriyet’in tarihindeki sorunlar da görmezden gelinemez. Ancak eğitimden hukuka, kadınların yurttaşlık haklarından kamusal kurumların oluşturulmasına kadar önemli dönüşümler yaşandı.
Bu tarih, yalnızca övünmek için değil, geçmişin deneyimlerinden ders çıkarmak için de önemlidir.
Peki, bugün Cumhuriyet’in nesi kaldı?
Bu soruya tek kelimelik bir yanıt vermek doğru olmaz. Cumhuriyet’in kurumları, yurttaşlık bilinci, toplumsal mücadele birikimi ve demokratik hakları savunan milyonlarca insan hâlâ var. Ancak bu kazanımların ne ölçüde korunduğu; hukukun, laikliğin, halk egemenliğinin, sosyal adaletin ve eşitliğin gündelik hayatta ne kadar karşılık bulduğu sürekli sorgulanmalıdır.
Cumhuriyet’i kaybedilmiş bir geçmiş olarak görmek de onu zaten tamamlanmış bir eser saymak da yanlıştır. Cumhuriyet, her kuşağın kendi koşullarında yeniden anlamlandırması ve koruması gereken bir ortak yaşam projesidir.
Övünmek yetmez, sorumluluk almak gerekir
Bugün kendimize şu soruları sormalıyız:
Cumhuriyet’in eğitim anlayışını yaşatmak için ne yaptım?
Kadınların eşitliği, gençlerin özgürlüğü ve çocukların geleceği için hangi sorumluluğu üstlendim?
Üretenin, çalışanın ve emeğiyle geçinenin hakkını savunmak için nerede durdum?
Hukuksuzluk karşısında sustum mu, yoksa itiraz mı ettim?
Cumhuriyet’in değerlerini yalnızca bayramlarda mı hatırladım, yoksa gündelik yaşamımda da onlara uygun davranmaya çalıştım mı?
Bu soruların yanıtları yalnızca bireysel vicdanımızı değil, toplum olarak geleceğimizi de ilgilendiriyor.
Cumhuriyet’i kuran kuşaklar, kendilerinden önceki düzenin sınırlarını aşarak yeni bir ülke kurmaya giriştiler. Bugünün kuşaklarına düşen görev, o mirası sadece anmak değil; eksiklerini görmek, kazanımlarını korumak ve eşitlik, özgürlük, adalet ve halk egemenliği doğrultusunda geliştirmektir.
Cumhuriyet, başkalarının bizim için korumasını bekleyeceğimiz bir armağan değildir. Haklarımızı bildiğimiz, sorumluluklarımızı üstlendiğimiz ve gerektiğinde birlikte mücadele ettiğimiz ölçüde yaşayacaktır.
Öyleyse asıl soru şudur: Cumhuriyet’le ne kadar övündüğümüz değil, Cumhuriyet’in değerlerini yaşatmak için ne yaptığımızdır.
Çünkü Cumhuriyet’i sevmek, yalnızca geçmişe minnet duymak değildir. Bugünün haksızlıklarına itiraz etmek, yarının özgür ve eşit toplumunu kurmak için sorumluluk almaktır.
Dün Cumhuriyet kurulduğunda neler vardı? Bugün Cumhuriyet’in nesi kaldı?
Belki de bu iki sorudan önce, herkesin kendisine sorması gereken soru şudur:
Cumhuriyet bana ne verdi diye sormadan önce, ben Cumhuriyetin yaşatılmadı için ne yaptım?
Kazanımlarla övünmek mi, kaybedilenler için dövünmek mi?
Hadi hayırlısı….














