Birinci kuşağın alın terinden üçüncü ve dördüncü kuşağın eşitlik arayışına…
30 Ekim 1961’de Türkiye ile Federal Almanya arasında imzalanan iş gücü anlaşmasının üzerinden 65 yıl geçti. Bu 65 yıl, yalnızca Türkiye’den Almanya’ya yapılan bir işçi göçünün tarihi değildir. Aynı zamanda yoksulluğun, emeğin, sömürünün, ayrımcılığın, kimlik arayışının ve kuşaklar boyunca değişen toplumsal yaşamın tarihidir.
Almanya’nın fabrikalarında çalışmak üzere yola çıkan ilk kuşak, birkaç yıl para biriktirip Türkiye’ye dönmeyi düşünüyordu. Kimse çocuklarının, torunlarının Almanya’da doğup büyüyeceğini, bu ülkenin dilini, kültürünü ve yaşam biçimini benimseyeceğini, hatta Almanya’nın doktorları, mühendisleri, akademisyenleri, yöneticileri ve siyasetçileri arasında yer alacağını kolay kolay tahmin etmiyordu.
Ama tarih, göçmen işçilerin düşündüğünden çok daha farklı gelişti.
BİRİNCİ KUŞAK: ALMANYA’YA GİDENLERİN HAYATI
İlk kuşak Almanya’ya yalnızca iş bulmak için gitmedi. Türkiye’deki yoksulluğun, işsizliğin ve geçim sıkıntısının içinden çıktı. Bir bölümü, Türkiye’deki aracılar ve simsarlar üzerinden hazırlanan belgelerle Almanya’ya gönderildi. Sağlık kontrollerinde insan onurunu zorlayan uygulamalara maruz kaldılar. Almanya’ya ayak basar basmaz fabrikalara götürülerek işe başlatıldılar.
Onlar için iş vardı ama yaşamı kolaylaştıracak hazırlık yoktu.
İşçi yurtlarında, kalabalık odalarda, ortak mutfaklarda, ortak banyo ve tuvaletlerde yaşamak zorunda kaldılar. Almanca öğrenmeleri, Alman toplumunu tanımaları, çocuklarını geleceğe hazırlamaları için yeterli bir eğitim ve uyum politikası oluşturulmamıştı.
Almanya onların emeğine ihtiyaç duyuyordu ancak toplumsal yaşamın eşit bir parçası olmalarına aynı ölçüde hazırlıklı değildi.
Dil bilmeyen, haklarını tanımayan, bürokrasiyi anlamayan işçilerin yaşadığı güçlüklerden yararlanan bazı aracılar ve çıkar çevreleri de ortaya çıktı. Aile birleşimi ve çeşitli resmî işlemlerde usulsüzlükler yaşandı. İnsanların bilgisizliği ve çaresizliği üzerinden kazanç sağlayanlar oldu.
Bütün bunların arasında işçiler fabrikalarda çalışmaya, para biriktirmeye, Türkiye’deki ailelerine para göndermeye devam etti.
ALMANYA’DA TASARRUF, TÜRKİYE’DE İTİBAR
Birinci kuşağın hayatında Almanya çoğu zaman çalışılan, para biriktirilen ama doyasıya yaşanamayan bir ülkeydi.
Birçok işçi yeni mobilya almadı, yeni elbise giymedi. Almanya’nın şehirlerini, yakın Avrupa ülkelerini, denizlerini ve tatil beldelerini görmeden yıllar geçirdi.
Onların tatili çoğu zaman Türkiye’deki köylerine dönüş oldu.
Köylerinden Almanya’ya kara lastikle, yamalı gömlek ve pantolonlarla ayrılan insanlar, yıllar sonra takım elbiseler, beyaz kunduralar ve fötr şapkalarla ellerinde son sesi açık çalan kaset çalarlarla geri döndüler.
Bu dönüşün ardında yalnızca ekonomik birikim yoktu. Geçmişte yaşadıkları yoksulluğa karşı bir itibar kazanma arzusu da vardı.
Almanya’da fabrikada işçi olan insan, köyünde ev yaptıran, tarla alan, ailesine ekonomik güvence sağlayan bir konuma yükselmişti. Bazıları, Almanya’da yaşadığı sınıfsal ezilmişliğin yarattığı duyguyu Türkiye’deki köyünde ekonomik gücüyle telafi etmeye çalıştı.
Ancak Almanya’da yıllarca çalışıp kendi hayatını erteleyen bu insanların en büyük başarısı, çocuklarının önüne yeni imkânlar koymalarıydı.
İKİNCİ KUŞAK: KÖYDEN KENTE, İŞÇİLİKTEN YENİ BİR YAŞAMA
İkinci kuşakla birlikte göçün niteliği değişmeye başladı.
Aile birleşimleri gerçekleşti. Çocuklar Almanya’da okula gitmeye, aileler daha kalıcı bir yaşam kurmaya başladı.
Birinci kuşağın Türkiye’de köylerine yaptığı yatırımların yerini giderek şehirlerde ev ve arsa yatırımları aldı. Köylerde yaşayan anne babalar şehirlere taşındı. Anadolu’nun birçok köyünden Avrupa’ya giden aileler, kazandıkları parayla Türkiye’deki yakınlarının da yaşam biçimini değiştirdi.
Bir zamanlar köyünden doğrudan Almanya’nın sanayi kentlerine gelen insanlar, çocuklarının ve ailelerinin geleceği için Türkiye’de şehir hayatının kapılarını açtılar.
İkinci kuşak iki farklı dünyanın arasında büyüdü. Evde Türkiye’nin gelenekleri, aile ilişkileri ve kültürel değerleri; okulda ve sokakta Almanya’nın dili, eğitimi ve toplumsal ilişkileri vardı.
Bu kuşak hem ailesinin beklentilerini karşılamaya hem de yaşadığı toplumda kendisine bir yer edinmeye çalıştı.
Ancak Almanya’da kalıcılaşan göçmen ailelerin karşısında yeni sorunlar da vardı. Eğitimde fırsat eşitsizliği, iş yaşamında ayrımcılık ve yabancı olarak görülme duygusu devam ediyordu.
ÜÇÜNCÜ KUŞAK: KİMLİK SAVUNMASINDAN ORTAK MÜCADELEYE
Üçüncü kuşakla birlikte önemli bir toplumsal dönüşüm yaşandı.
Artık Almanya’ya sonradan gelmiş işçilerden değil, bu ülkede doğmuş, büyümüş, eğitim almış, Almancayı ana dili gibi konuşan insanlardan söz ediyoruz.
Ailelerinin Türkiye’den getirdiği kültürel değerlerle büyüdüler. Anne babalarının yaşadığı dışlanmayı, yabancı düşmanlığını ve ayrımcılığı gördüler. Ancak kendilerini yalnızca Türkiye’nin uzantısı olarak değil, Almanya’nın da eşit bir parçası olarak değerlendirmeye başladılar.
Birçok aile, çocuklarının kendi kültürlerinden uzaklaşacağı endişesiyle onları camilere, cemevlerine, yöre derneklerine ve çeşitli siyasi kuruluşlara yönlendirdi.
Bu kuruluşlar kültürel dayanışma, kimliğin korunması ve toplumsal yardımlaşma açısından önemli görevler üstlendi. Fakat zaman zaman kendi içine kapanan örgütlenmeler de ortaya çıktı.
Üçüncü kuşağın önemli bir bölümü zamanla şunu görmeye başladı:
Irkçılığa karşı yalnızca Türklerin, yalnızca camilerin, yalnızca cemevlerinin veya yalnızca yöre derneklerinin mücadelesi yeterli değildir.
Ayrımcılığa karşı mücadele; Alman, Türk, Kürt, Arap, Afrikalı, Avrupalı, farklı inançlardan ve farklı kültürlerden insanların ortak mücadelesi olmalıdır.
Irkçılık yalnızca bir topluluğu hedef almaz. Eşitliği, özgürlüğü ve demokratik yaşamı tehdit eder.
Bu nedenle üçüncü kuşağın mücadelesi, kendi kimliğini korumanın ötesine geçerek birlikte yaşama, eşit yurttaşlık ve toplumsal dayanışma mücadelesine dönüştü.
ÜÇÜNCÜ VE DÖRDÜNCÜ KUŞAK: ALMANYA’NIN YENİ YÜZÜ
Bugün Almanya’da birinci kuşağın torunları hastanelerde doktor, üniversitelerde akademisyen, fabrikalarda yönetici, devlet kurumlarında yetkili, hukuk alanında avukat, sanayide iş insanı ve siyasette temsilci olarak görev yapıyor.
Bir zamanlar Almanya’da kapı önlerine bırakılan ikinci el eşyaları alıp kullanan, eski giysilerle yaşamını sürdüren ailelerin çocukları ve torunları bugün kendi emekleriyle ev, otomobil ve iş yerleri sahibi olabiliyor.
Tatil anlayışları da değişti. Türkiye’deki köylerine dönmek artık tek tatil seçeneği değil. Avrupa’nın farklı ülkelerini, deniz kıyılarını ve dünyanın başka coğrafyalarını tanıyorlar. Kültürel ve sosyal etkileşim içinde yaşıyorlar.
Ancak bu gelişmeleri bütün göçmen ailelerin aynı ölçüde yaşadığı düşünülmemeli. Hâlâ düşük ücretle çalışan, işsizlikle mücadele eden, eğitimde ve konut piyasasında ayrımcılığa uğrayan geniş kesimler var.
Ekonomik ve mesleki yükseliş, toplumsal eşitliğin kendiliğinden gerçekleştiği anlamına gelmiyor.
65 YIL SONRA HÂLÂ YABANCI MIYIZ?
Almanya’nın göç ve vatandaşlık politikaları 65 yıl boyunca değişti. 1973’te işçi alımının durdurulması, 2000’de vatandaşlık hukukundaki değişiklikler, 2005’te Göç Yasası ve 2024’te yürürlüğe giren vatandaşlık reformu bu sürecin önemli dönüm noktalarıdır.
Özellikle 2024 reformuyla vatandaşlığa geçişin genel süresinin beş yıla indirilmesi ve çifte vatandaşlığın önünün açılması önemli hukuki değişikliklerdir.
Ancak hukuki vatandaşlıkla toplumsal eşitlik aynı şey değildir.
Almanya’da doğan, büyüyen, eğitim alan, çalışan, vergi veren ve bu ülkenin geleceğini paylaşan insanlar hâlâ isimleri, soyadları, kökenleri veya dış görünüşleri nedeniyle ayrımcılıkla karşılaşabiliyor.
Aşırı sağın yükselişi, göçmen karşıtı söylemler, ırkçı saldırılar, eğitim ve istihdam alanındaki eşitsizlikler bugün de tartışılması gereken temel sorunlardır.
Bir insanın Alman vatandaşı olması, toplumun her alanında eşit kabul edildiği anlamına gelmiyor.
EMEKÇİLERİN ORTAK MÜCADELESİ OLMADAN EŞİTLİK OLMAZ
65 yıllık göç tarihinden çıkarılması gereken önemli derslerden biri de sınıfsal dayanışmadır.
Birinci kuşak Türkiyeli işçiler Almanya’nın fabrikalarında ez zor işlerde, en ağır koşullarda çalıştırıldılar. Alman işçilerle aynı üretim çarklarının içinde çalıştılar. Farklı diller konuşsalar da benzer çalışma koşullarıyla, ücret sorunlarıyla ve iş güvencesi kaygılarıyla karşı karşıya kaldılar.
Bugün de işçinin milliyeti değişse bile emeğinin karşılığı, çalışma koşulları ve yaşam mücadelesi ortak sorunlar yaratıyor.
Göçmen işçilerle Alman işçileri karşı karşıya getirmek, işçi sınıfının ortak hak mücadelesini zayıflatır. Irkçılığın ve ayrımcılığın karşısında emekçilerin ortak hareket etmesi gerekir.
Kadınların, gençlerin, işsizlerin, emeklilerin ve göçmenlerin sorunları da birbirinden bağımsız değildir.
Bu nedenle ırkçılığa karşı mücadele ile emek mücadelesi birlikte yürütülmelidir.
BİR KUŞAĞIN EMEĞİ, DİĞER KUŞAKLARIN GELECEĞİ
65 yıl önce Almanya’ya gelen birinci kuşak, fabrikaların kapısından içeri girerken kendisine nasıl bir gelecek hazırladığını bilmiyordu.
Onlar Almanya’yı birkaç yıl çalışıp dönülecek bir gurbet ülkesi olarak görüyordu. Ancak zaman değişti, kuşaklar değişti, aileler değişti.
Köylerden gelen işçilerin çocukları ve torunları Almanya’nın doktorları, mühendisleri, öğretmenleri, akademisyenleri, yöneticileri ve siyasetçileri oldular.
Bugün sorulması gereken soru şudur:
Bir ülkenin ekonomik kalkınmasına, üretimine ve toplumsal yaşamına 65 yıl boyunca katkı sunan insanların çocukları ve torunları neden hâlâ kendilerini o ülkenin eşit yurttaşları olarak kabul ettirmek zorunda kalıyor?
Artık mesele Almanya’ya uyum sağlamak değil, birlikte yaşadığımız ülkeyi daha demokratik, daha eşitlikçi ve daha özgür bir toplum hâline getirmektir.
Birinci kuşak emeğini verdi, ikinci kuşak ailesinin geleceğini kurdu, üçüncü ve dördüncü kuşak ise eşitlik, özgürlük ve toplumsal söz hakkı mücadelesini sürdürüyor.
65 yıllık göçün özeti budur: Birinci kuşağın alın teri, ikinci kuşağın fedakârlığı, üçüncü ve dördüncü kuşağın eşit yurttaşlık arayışı.
Artık misafirlik değil, eşit yurttaşlık konuşulmalıdır.
Hadi Hayırlısı…!














