“Kırmızı Arılar Rızıklarına Geldi”
Sevdiğim bir arkadaşımın annesi vefat etmişti.
Dostluğun, insanlığın gereği taziyesine gittik. Öyle uzun uzun oturmak, sofraya kurulmak gibi bir niyetimiz de yoktu.
Başımız sağ olsun diyelim, acısını paylaşalım ve müsaademizi isteyip kalkalım istiyorduk.
Fakat bizim toplumda taziyeye gidip de yemek yemeden çıkmak neredeyse ayıp sayılıyor.
“Öğlen yemeğini yemeden gidemezsiniz.”
“Yok, sağ olun.”
“Gerçekten gerek yok.”
“Olur mu öyle şey, ayıp edersiniz.”
İnsan bir noktadan sonra “Hayır” demenin de ayıp olduğunu düşünüp teslim oluyor.
Ben zaten taziyelerde yemek verilmesi meselesine oldum olası karşıyımdır. İnsan acısını paylaşmaya gider; sofraya oturmaya değil.
Ama dost hatırı başka.
Mecburen kaldık.
Öğlen yemekleri dağıtılmaya başladığı anda ise hiç beklemediğimiz bir şey oldu.
Bir anda kırmızı arılar ortaya çıktı.
Öyle bir iki tane değil.
Yüzlerce.
On, on beş dakika boyunca etrafımızda fır dönüp durdular. İnsanların önündeki yemeklere konuyor, havalanıyor, tekrar başka bir tabağa konuyorlardı.
Bir anda herkesin bütün dikkati yemeğinden arılara döndü.
Az önce “Buyurun, yemek yiyin” diye ısrar eden insanlar, bu kez tabaklarını arılardan korumaya çalışıyordu.
İnsan gerçekten ilginç bir canlı. Sofraya gelen canlılardan birini görünce “Aman uzaklaştırın şunu!” diye bağırır.
Arılar ise bizim kadar mesele çıkarmadı.
Ne kavga ettiler ne saldırdılar.
Sadece yemeklere geldiler.
Sonra da yaklaşık on beş dakika sonra birdenbire yok oldular.
Nereden geldikleri belli değildi.
Nereye gittikleri de.
Üstelik taziyenin olduğu yer şehir merkezindeydi. Beton, asfalt, binalar…
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Bu arıların burada ne işi vardı?
Sonra kendi kendime düşündüm.
Belki de asıl soru bu değildi.
Belki asıl soru şuydu:
Biz onların yaşadığı yerlere ne yaptık da artık bir arının şehir merkezinde yemek kokusunun peşinden gelmesini garip buluyoruz?
Çünkü doğanın alanını yıllardır azar azar değil, neredeyse parsel parsel aldık.
Ağaçların yerine binalar yaptık.
Toprağın üzerini betonla örttük.
Boş gördüğümüz her yere bir şey dikmek yerine bina dikmeyi marifet saydık.
Sonra da doğadan geriye kalan küçücük alanlarda bir canlı karşımıza çıkınca şaşırdık.
“Burada arının ne işi var?”
Belki arının bizim soframızda ne işi olduğunu sormadan önce, bizim onun dünyasında ne işimiz olduğunu sormamız gerekiyordu.
O gün arılar belki sadece yemek kokusunu almıştı.
Belki yakınlarda yuvaları vardı.
Belki tamamen doğal, bilimsel olarak açıklanabilecek sıradan bir olaydı.
Ben ne hayvan bilimciyim ne de böyle bir olaya olağanüstü anlamlar yükleyecek biriyim.
Ama insanın doğaya bakıp kendi payına bir şey çıkarması için her olayın olağanüstü olması gerekmiyor.
Benim aklımda kalan başka bir şey oldu.
Biz orada taziye nedeniyle bulunuyorduk.
Ölümün olduğu bir evdeydik.
Bizim için o yemek, istemeden oturduğumuz bir sofraydı.
Arılar içinse mesele çok daha basitti:
Yemek vardı.
Geldiler.
Yiyeceklerinin peşinden gittiler.
Kimseye zarar vermediler.
Sonra çekip gittiler.
Biz ise onların gelişini bir istilaya çevirdik.
Çünkü insanın en büyük özelliklerinden biri şu galiba:
Kendisine ait olmayan her şeyi istilacı görmek.
Arının sofraya gelmesini istemiyoruz.
Kuşun balkonumuza konmasını istemiyoruz.
Karıncanın mutfağa girmesini istemiyoruz.
Sokakta köpek olmasın istiyoruz.
Ağaç yaprak dökmesin istiyoruz.
Deniz dalgalanmasın istiyoruz.
Ama aynı anda bütün dünyayı kendimize göre şekillendirmeye devam ediyoruz.
Sonra doğa, küçücük bir arı sürüsüyle gelip soframızın kenarına konunca şaşırıyoruz.
O gün arılar yaklaşık on beş dakika kaldı.
Bizim paniğimiz onların ihtiyacından daha büyüktü.
Onlar rızıklarının peşindeydi.
Biz ise soframızı korumanın.
Ve sonunda onlar bizden daha medeni davrandı.
İhtiyaçları kadarını aldılar ve gittiler.
Bizim ise dünyadan ne kadar aldığımızı hâlâ hesaplayabilen yok.
Belki de o gün taziyeye giderken hiç beklemediğimiz bir misafirle karşılaştık.
Biz insanlığımızı göstermek için sofraya oturduk.
Arılar da kendi hayatlarının gereğini yapmak için geldiler.
Ve garip olan şu ki…
Onlar sofradan bizden daha az şey aldı,
ama bize sofradan çok daha fazlasını
düşündürüp gitti.














