Şimdi bunu okuyan dostlar veya az buçuk yazdıklarımı okuyan, bilenler kesin akıllarından şunu geçiriyordur:
“Gene nereden bulmuş bu böyle gereksiz bir lafı?”
Haksız da sayılmazlar. Bence de gereksiz.
Kimsenin görmediği, trajikomik bir olay varsa gelir beni bulur.
Bende de gereksizleri gerekli kılan bir yan veya bir çekim merkezi olduğu kesin.
Gülenlere “Neden gülüyorsunuz yazdıklarıma?” diyemem. Öyle bir hakkı kendimde görmüyorum. Gülmek isteyen istediği kadar gülebilir. Hem gülmek devrimci bir eylemmiş.
Şimdi gelelim barbunya meselesine.
Sevdiğim bir dostumun annesi rahatsızlanmış, Urla’daki devlet hastanesine yatırılmış. Ben de iki dostumla birlikte hasta teyzemizi ziyarete gittim.
Bizde adettir, ziyarete eli boş gidilmez.
Bunu bilen birçok esnafımız da hastane yakınlarında portakal, elma, mandalina gibi meyveler satar. Bizlere anormal gelen bir durum yok. Hepimiz aşinayız bu gibi seyyar satıcılara.
Çoğunlukla da iyi oluyor.
Eli boş gelen ziyaretçiye, bir şekilde “Eli boş gidilmez”i hatırlatmış oluyorlar.
Ama bizim gittiğimiz hastanenin önünde bir kamyonet dolusu…
Barbunya!
Çilek değil.
Kiraz değil.
Mandalina değil.
Barbunya.
Allah var, fiyatı uygunmuş. Yanımdaki dostlar söyledi:
“Pazardan ucuz.”
Alıcısı da varmış demek ki.
Biz içeri giderken araba yarısından fazlaydı. Çıktığımızda en fazla 200-300 kilo kalmıştı.
Bir an düşündüm.
Empati kurdum.
İnsanız ya…
Hastaya barbunya.
Kafamdaki ilk soru bu oldu.
Şimdi mesela yoğun bakımda hastan var. Gitti gidecek… Allah korusun, sen ziyarete gittin, çıktın. Perişansın.
Çıkışta da oradan üç kilo barbunya aldın.
Eve gittin.
Ailen:
“Hasta nasıldı?”
Sen:
“Vallahi durum pek iyi değil…”
Sonra elindeki poşeti kaldırıp:
“Ama size barbunya aldım. Taptaze!”
diyeceksin.
Şimdi bunun neresine, nasıl bir anlam vereceğiz?
Ya da başka bir ihtimal.
Ziyarete gidecek olan bir arkadaşın senden rica ediyor:
“Bana beş kilo barbunya ver, hastaya götüreceğim. İyilerinden seç.”
Sen de:
“Tabii, nasıl olsun? İri taneli mi, körpe mi?”
diyeceksin.
İşte ben buna bir türlü anlam veremedim.
Belki de yıllardır yanlış biliyoruz.
Belki hasta ziyaretinde artık çiçek değil barbunya götürülüyor.
Belki ben geri kaldım.
Belki de yarın bir gün hastane ziyaretine giderken:
“Boş gitmeyelim.”
diyenlere:
“Ne alalım?”
“Barbunya.”
demek normal olacak.
Bilmiyorum.
Ama dostlarla bu trajikomik olayı konuşurken aklıma birden o sloganvari şey geldi:
“Çaya çorbaya limon, hastalara barbunya!”
Sonra düşündüm…
Vallahi kulağa da fena gelmiyor.
Hem çaya limon tamam.
Çorbaya limon tamam.
Ama hastalara barbunya…
İşte orada biraz durup düşünmek gerekiyor.
Benim aklım hâlâ o kamyonette kaldı.
Hastanenin önünde yüzlerce kilo barbunya…
Ve insanlar alıyor.
Hem de bayağı alıyor.
Demek ki benim bilmediğim bir şey var.
Belki barbunyanın hastane ziyaretlerindeki yeri sandığımdan daha büyük.
Belki de mesele hastaya götürmek değildir.
Belki insan hastaneden çıkınca eve giderken:
“Bugün çok üzüldük ama en azından barbunyamızı aldık.”
diyordur.
Ne bileyim…
Ben anlamadım.
Ama gördüm.
Gördüğümü de yazdım.
Şimdi karar sizin.
Devrimci eylem yapmak isteyen yapsın.
“Bu adam da nereden buluyor bunları?” diyen desin.
Benim görevim sadece gördüğüm şeyi biraz kurcalamak.
Zaten herkesin önünden geçip gittiği şeyleri kurcalamak da benim başıma bela.
Sonuçta kimsenin görmediği olay beni buluyor.
Bu sefer de buldu.
Çaya çorbaya limon…
Hastalara barbunya!
Gerisini artık siz düşünün.
Ben bu kadar düşündüm, yeter.














