Çözüm sürecindeki haklı eleştiriler ile kaygılar ve ezber söylemler arasındaki derin farklılıklar üzerine bir analiz…
Eleştiriler çok yönlü olmakla birlikte, her kesimin değerlendirmeleri farklı kaygılar içermektedir. Bu kadar makro bir sorunun çözüm eşiğinde oluşan eleştirileri doğal karşılamak gerekir. Sonuçta iki yüz yıllık bir problemin, son elli yıllık çatışmalı sürecini sona erdirme gayretlerinin haklı kaygıları ve eleştirileri beraberinde getirmesi kaçınılmazdır.
Geçmişte Kürt sorununa müdahil olmuş, bu konuda aydın veya bilim insanı kimliğine sadık kalmış dostların bugün içine girdiği eleştirel paradoks, anlamakta en çok zorlandığımız kısımdır. Sayın Beşikçi’nin rahatsızlığı yüzünden süreçle ilgili bir açıklamasını okuyamadım. Bir açıklaması var mı bilmiyorum; ancak olsaydı aşağı yukarı ne diyeceğini tahmin etmek mümkün. Yine de tarihçi Ayşe Hür örneğini ve gazeteci Ragıp Duran’ın çözüm karşıtlığını anlamak mümkün değildir.
Örgütünden firar etmiş bir itirafçı misali, öfke diliyle harekete karşı nefretin ve Öcalan karşıtlığının tavan yaptığı bir üslup kabul edilebilir gibi değil. Buna “epistemik kibir” de diyebiliriz; yani kendi bilgi düzeyinin yanılmazlığına olan sarsılmaz güven… Geçmişte Kürt meselesiyle hemhal olmalarının sağladığı bir kibir diliyle, “Bize danışmadan ne yapmaya çalışıyorsunuz?” edası taşıyan, üstenci bir dil egemendir.
Sayın Beşikçi, Ayşe Hür ve Ragıp Duran… En zor günlerde Kürtlerin yanında yer almış olmanızın Kürtler üzerinde derin bir vefa borcu bıraktığı bir gerçektir. Ancak bu durum, bir sömürge valisi gibi konuşma hakkını kimseye vermez. Her şeyden önce Kürtlere sahip çıkmanız; bir bilim insanı, bir tarihçi ve özgür bir gazeteci olmanızın gereğidir. Meslek onurunuza yakışan bir tutumdur.
Bir halkın kendi kaderini tayin etme hakkını, o halkın kendisine ve iradesine bırakmalısınız. Bu hak, ayrılmayı kapsayabileceği gibi birlikte eşit yurttaş olma hakkını da içerir.
Sol kesimdeki kaygılarda ise bariz bir güven eksikliği göze çarpıyor. Klasik ezberlerin dışına çıkılamıyor; örneğin “Bu iktidara güvenmemelisiniz” deniyor. Peki, bu sorunu iktidarla veya devletle çözmeyeceksek kiminle çözeceğiz? Burada açıkça ifade edilmese de akılların bir köşesinde “Birlikte devrim yapacağız, sorunu öyle halledelim” fikri yatıyor. İkinci olarak, geniş bir toplumsal muhalefetle —ki en çok güvendikleri parti “Yeni Parti”dir— bir çözüm öneriyorlar. Oysa Çerçeve Yasası için Yeni Partinin üçte iki oranında “hayır” oyu kullanarak Kürt sorununun çözümünde daha şimdiden bir irade beyanı koymadığını görmezden geliyorlar. Devrim hayallerinin, günümüzün dünya jeopolitiğinde bir karşılığının olmadığını da anlamak istemedikleri ortada.
İlkel Kürt milliyetçiliğinin eleştirilerine gelecek olursak… Entegrasyon ve Suriye’deki gelişmeler kaynaklı haklı kaygıları ile eleştirileri olanları anlamak mümkündür. Ancak geniş bir kesim büyük bir manipülasyon içindedir. Rasyonel eleştirilerden ziyade küfür, hakaret, lakap takma, “ajan” veya “davayı sattı” gibi kendilerinin bile temellendiremediği iddiaları öne sürüyorlar. Örneğin, dün “PKK neden silahlı mücadele veriyor?” diye eleştiri yapanlar, bugün “Neden silah bırakıyorlar?” gibi akıl almaz bir tutum içindeler. Bunun tek mantıklı açıklaması sanırım şudur: “Bugün devletle müzakere eden neden biz değiliz?” kompleksi.
Son olarak Alevi kesimin, yanlış anlaşılmalardan ya da manipülatif haberlerden kaynaklanan kaygılarını anlamak mümkündür. Ancak bir çözüm arifesinde, yapılan bir konuşmada tarihi travmaların dile gelmesinin bir kasıt içermediğini ve gereğinden fazla abartıldığını düşünüyorum. Örneğin, yakın bir tarihte Sivas’ta yaşanan vahşetin üstü hızla örtülürken beş yüz yıl geriye gidip bir tartışmayı gündeme taşımak ne kadar mantıklıdır? Öcalan’ın önderlik ettiği hareketin, tüm Anadolu’da yaşayan halkların ve inançların ortak bir değeri olduğu unutulmamalıdır.
3/09/2026 İmran ADSAY













