Bugün yine “Barış Günü” deniliyor.
Ama hangi barış?
Gazze’de evlerini, çocuklarını, yakınlarını kaybeden insanlar yaşadıklarını nasıl unutacak? Bombaların altında yıkılan şehirleri, toprağa düşen çocukları, annelerin ve babaların çığlıklarını nasıl unutacaklar da İsrail hükümetine ve Netanyahu’ya barış elini uzatacaklar?
Libya’da, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da ve İran’da yıllardır yaşanan acıları kim unutturabilir? Savaşların, yıkımların ve ölümlerin hesabı verilmeden, insanlar nasıl olup da Trump’a, Netanyahu’ya ve savaşın sorumlularına barış eli uzatabilir?
Bir ülkenin halkı, kendi iradesine yapılan müdahaleleri, yaşadığı kayıpları ve elinden alınan kaynaklarını nasıl unutabilir?
Rusya ile Ukrayna arasında süren savaşta evleri yıkılan, mahalleleri yok olan, yakınlarını kaybeden insanlar bugün Putin’i ve Zelenski’yi kucaklayıp “Barış Günü”nü kutlayabilir mi?
Peki ya emeğiyle yaşayan insanlar?
Aylarca çalıştığı hâlde ücretini alamayan, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamayan, ev kirasını, elektrik ve su faturalarını ödeyemeyen işçi hangi barıştan söz edebilir?
Günlerce güneşin altında, yağmurun altında hakkını arayan; sonra da güvenlik görevlilerinin saldırısına uğrayan işçi, hangi duyguyla işverenin ya da kendisine bunu yaşatanların elini sıkabilir?
Barış yalnızca savaş meydanlarında aranmaz.
Barış, işçinin alın terinin karşılığını aldığı yerde başlar.
Barış, çocuğun yatağa aç girmediği yerde başlar.
Barış, insanın düşüncesinden dolayı hapse atılmadığı yerde başlar.
Barış, gazetecinin susturulmadığı, yazarın düşüncesinden dolayı cezalandırılmadığı, belediye başkanının halkın iradesiyle seçildiği için tutuklanmadığı yerde başlar.
Yıllardır cezaevlerinde tutulan, mallarına ve mülklerine el konulan politikacılar, belediye başkanları, belediye çalışanları, gazeteciler ve yazarlar…
Onların yakınları, yıllardır taşıdıkları acıyı bir gün içinde unutup kendilerine bu acıyı yaşatanlarla nasıl kucaklaşabilir?
Adalet yoksa barış da eksiktir.
Özgürlük yoksa barış yalnızca bir sözcüktür.
Eşitlik yoksa barışın sesi duyulmaz.
Dünyanın dört bir yanında savaşlar sürerken, insanlar açlıkla, yoksullukla ve adaletsizlikle mücadele ederken yalnızca bir günü “Barış Günü” ilan etmek bana yetmiyor.
Ben savaşların sürdüğü bir dünyada, barışın kutlanmasından önce barışın kurulmasını istiyorum.
Ben zulmün karşısında susmayan bir barış istiyorum.
Çocukların bombalarla değil, oyuncaklarla büyüdüğü;
insanların korkuyla değil, umutla uyandığı;
işçinin emeğinin karşılığını aldığı;
düşüncenin suç sayılmadığı;
insanın dili, inancı, düşüncesi ve kimliği nedeniyle dışlanmadığı bir dünya istiyorum.
Barış, yöneticilerin birbirleriyle tokalaşması değildir yalnızca.
Barış, halkların yüreğinde adaletin ve özgürlüğün yeşermesidir.
Bu nedenle bugün soruyorum:
Hangi Barış Günü?
Savaş sürüyorsa,
çocuklar ölüyorsa,
evler yıkılıyorsa,
insanlar aç bırakılıyorsa,
adalet susturuluyorsa,
özgürlükler yok ediliyorsa,
hangi barışı kutlayacağız?
Ben bugün savaşların ve adaletsizliklerin yaşandığı bir dünyayı kutlamıyorum.
Tam tersine, dünyanın neresinde olursa olsun savaşa, zulme ve adaletsizliğe karşı çıkıyorum.
Çünkü barış, susmak değildir.
Susmak barışı kutlamak değildir.
Susmak, zulmün önünde eğilmektir.
Susmak, adaletsizliği kutsamaktır.
Ben susmayacağım.
Çünkü gerçek barış, insanların sustuğu gün değil;
insanların özgürce konuşabildiği, eşit ve adil yaşayabildiği gün başlayacaktır.
Daha nice adaletsizlikler yaşanıyor bugün dünyamızın dört bir yanında…
Ben savaşların, zulmün ve adaletsizliğin sürdüğü bir günü kutlamıyorum.
Ben diyorum ki:
Dünyanın neresinde olursa olsun savaşa ve adaletsizliğe karşı çıkalım.
Çünkü susmak, barışı kutlamak değildir.
Susmak, zulmü kabullenmek;
adaletsizliği kutsamaktır.
En iyisi ben bugünde dünya halklarına bir şiir sunayım:
KONUŞAMAZ
Sardı bir virüs dünyamızı,
İşçiler atılıyor fabrikalardan.
Ağzı maskeli sendikaların,
konuşamaz.
Aç, perişan çocuklar;
okul yok,
sokak yok.
Perişan anne, baba,
ağızları maskeli,
konuşamaz.
Yükseliyor her şeyin fiyatı.
Boşalıyor cüzdanlar,
bozuluyor evlerde huzur.
Orta sınıfın gözyaşı dinmiyor,
küçük işletmeler ölüm döşeğinde.
Tarlada kaldı
çiftçinin cenazesi.
Spikerin ağzı maskeli,
konuşamaz.
Milletvekili atılır Meclis’ten,
polis ve jandarma
gece alır yatağından.
Küfür, dayak
bini bin para.
Ağzı maskeli savunmanın,
konuşamaz…
Dayanamaz artık gazeteci,
karikatüristin kalemi
iki çizgiye düşer.
Saraydaki ağanın
huzuru bozulur.
Canı sıkıldıkça
bomba yağdırır
kardeş halkın üzerine.
Kanlı dişlerin arasından
utanarak süzülür bir sözcük:
“Tutuklayın bunları!”
Emir almıştır
boynu bükük savcı,
yargıç.
maskeli ağzı,
konuşamaz.
Bu ne biçim bir virüs,
be kardeşim?
Dokunmuyor
saraydaki ağaya,
paşaya.
Yanaşmıyor
kentteki arsaları,
sahillerdeki tarlaları
bölüşen mafyanın yanına.
Ölüm korkusu saçıyor
bu virüs
dünyamıza.
Şiir okuyamaz şair,
yasaklı yazamaz yazar.
Sansür maskeli medya
konuşamaz…
Molla Demirel













