Ticarileşmiş varoluşun dayanılmaz ölümsüzlüğü bizimkisi.
İnadına sarılmak dışında ne yapabiliriz?
Sonuçta hiçliğe teslim olmuş varlıklarız.
Buna hiçlik demek yerine hayat diyoruz.
Daha kullanışlı bir kelime. Üstelik umut, başarı ve kişisel gelişimle yan yana geldiğinde kolayca pazarlanabiliyor.
Hayat kıça atılan bir şaplakla başlıyor.
İlk dersimiz basit: Ağla. Henüz hiçbir şey bilmiyoruz ama ne yapacağımızı biliyoruz.
Sonrası iskambil oyunu. Elimize birkaç kart veriliyor; desteyi kimin dağıttığını ise nedense hiç merak etmiyoruz. Oyun bittikten sonra anlıyoruz. Bazen kızı verip papazı alıyoruz, bazen papazı verip kızı.
Sonra buna tecrübe diyoruz. İnsan kayıplarını kavramlara dönüştürmekte mahir. Böylece acı bile özgeçmişe yazılabilecek bir meziyete dönüşüyor.
Belki de her başlangıcın biraz karanlık olmasının nedeni bu. Biz maviyi başlangıç sanıyoruz. Oysa hiçbir şey başladığı anda anlamlı değil. Anlamı sonradan uyduruyoruz. İnsan, açıklayamadığı şeylere isim vermekte ustadır; isim verdiği anda da onu anladığını sanıyor.
Oysa yıldırım çarpıp ölen köpeğin bize göre, dahi bir şansı var. En azından onun ölümünün bir açıklaması olur. Yıldırım çarptı ve öldü.
Bizde süreç daha incelikli: Önce anlamı kaybediyoruz, sonra alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz, en sonunda buna düzen diyoruz.
Delikten süzülen duman gibi. Tam tuttuğunu sanırken parmaklarının arasından kaçıyor. Belki bütün mesele, onu yakalamaya çalışmayı bırakmamız gerektiğini anlamaktır.
Ama bunu da ancak mutluluğu kaybettikten sonra anlıyoruz.
Özellikle gece üçten sonra. Gündüzleri aklı başında, ölçülü ve mantıklı olan insan, gecenin bir yarısı hayatın anlamını çözüyor; sabah olunca kahvesini içip işe gidiyor.
Uygarlığın büyük başarılarından biri de varoluş krizini mesai saatlerine sığdırmak olmalı.
Uygarlık dediğimiz şey bile ilk gömülen insanın ölümüyle başlamadı mı?
Belki ilk mezar, insanlığın ilk kültür projesiydi.
Ölümü kabul edemeyince anıtlar yaptık, yazılar yazdık, isimler bıraktık. Beden toprağa karışırken hikâyeyi ayakta tutmaya çalıştık. Sonra buna uygarlık dedik.
Fakat hayatın en basit gerçeği şu: Birisi gözlerini kapatmana yardım edebilir; ama açamaz.
Kelimelere inanan benim gibi birinin kelimesiz kalması da bundan.
Bunca kelime üretiyoruz. Kitaplar, gazeteler, ekranlar, mesajlar…
Fakat bu kadar gürültünün içinde söylenecek söz bulamıyoruz.
Belki çağımızın en büyük sessizliği, herkesin konuşuyor olmasıdır.
Ölümsüzlük botanik bir kavram değil mi?
Bir ağacın kesildikten sonra yeniden filizlenmesi kadar sahici.
İnsan ise ölümsüzlüğü mezar taşında, heykelde, kitapta, fotoğrafta arıyor.
Şimdi bir de sosyal medya hesabını geride bırakıyor. Ölümden sonra bile bildirim gelsin istiyor.
Çünkü sonunda elimizde kalan belki de yalnızca kelimeler.
Etimiz toprağa, sesimiz havaya, hatıralarımız başkalarının hafızasına karışıyor.
Kelimeler ise bazen yüzyıllarca yanmaya devam ediyor.
Ne var ki artık kelimelerin de bir piyasası var.
Varoluş satılıyor.
Mutluluk paketleniyor, acı pazarlanıyor, yalnızlık aboneliğe bağlanıyor. İnsan kendisini bulmak için kişisel gelişim kitabı satın alıyor; bulamayınca bir başkasını alıyor. Böylece insan, kendi varoluş krizinin hem müşterisi hem de ürünü oluyor.
Belki ticarileşmiş varoluşun en büyük başarısı ölümü satılabilir hâle getirmek değildir.
İnsanı, daha ölmeden kendi hayatının müşterisi yapmaktır.
Ne olduğumuzu sormadan.
Neden burada olduğumuzu kurcalamadan.
Nereye gittiğimizi düşünmeden.
Yeter ki tüketelim.
Yeter ki kendimizi kaybettiğimizi fark edecek kadar uzun yaşamayalım.
Ticarileşmiş varoluşun dayanılmaz ölümsüzlüğü belki de tam olarak budur:
Ölmüyoruz.
Sadece başka biçimlerde tüketiyoruz.














