Gölgesi Yeterdi. GÜLE GÜLE, MUSTAFA ÇOBAN.
1944 Yılında, yolu-izi olmayan bir dağ köyünde doğdu. Niksar ilçesine kırk kilometre uzaklıkta, sırtını Dönek Dağı’na yaslamış, vadinin ortasından geçen Kelkit çayı’nı göremeyecek kadar dağların içinde kurulmuş, İbiski (Gökçeoluk) köyününün mezrası olan yerleşkenin adı da Mezraa idi.
Babası Haydar, anası Hatice (Hatuk) ebenin üç oğlunun en küçüğüydü.
Baba Haydar’ın ikinci eşinden de iki oğlu olur.
Geleneksel kültür içerisinde tek eşlilik esastır. Ülkenin koşullarının getirdiği bazı zorluklar ikinci eş durumları yaratmıştır. Savaşa giden erkeklerin geri dönmemesi ana nedendir.
Yoksulluk içinde geçen çocukluk hayatı, mal, davar peşinde, yaylalarda geçmiştir.
Okul çağına geldiğinde akranları ile İbiski köyündeki okula başlamıştır. Karda, kışta, kıyamette hergün dört-beş kilometrelik yolu yürümüşlerdir.
Başarılı ilkokul yaşamında öğretmenleri ve okuma yazma bilmeyen, zamanın aydın kafalı babası, okuması için sınavlara girmesine katkı koymuşlar.
Sınavları kazanan küçük Mustafa, artık Pamukpınar ilk öğretmen okulu öğrencisidir.
Pamukpınar’da başarılı bir öğrencilik geçirir. Okul bu başarıya kayıtsız kalmaz, Mustafa Çobanı’ı üstün başarısından dolayı Çapa Yüksek öğretmen okuluna gönderir.
1968 yılının gençlik rüzgarları Fransa’dan, İstanbul’a doğru esmektedir.
Çapa Yüksek Öğretmen okulu, gelecekte gençlik önderleri içinde ismi geçecek olan İbrahim Kaypakkaya’nın okuludur.
Kısa zamanda yolları kesişecek, aynı ortam içinde yer alacaklar.
Hapis yatacak, okuldan atılacaktır. Daha sonra okula dönenlerin içinde yeralacaktır.
Yakın arkadaşlarının bu dönemde işkencelerde, çatışmalarda öldürülmeleri yaşamında bir travma olarak kalacak, içine kapanık, durgun birisi olarak yaşayacaktır.
Zor koşullarda, abisi Bekçi, Halil Çoban’ın yanında okulu bitirmeye çalışırken, tekel işçisi Şükran abla ile evlenerek, yaşamı nisbeten kolaylaşacaktır.
Okul, süreç içerisinde Çapa Fen Fakültesi olmuş. Mustafa ağabey, Fizik- Matematik bölümünü bitirmiştir.
Mezraa köyünün ilk üniversite bitiren kişisidir.
“Anılara Yolculuk- İsyan ve Aşk” kitabımda bahsetmiş, kitabımı imzalarken onlara yazdığım notta, yaşamıma ışık tutan insanlar olduklarını, “kutup yıldızım oldunuz” diye yazmıştım. Ne yazık ki Mustafa Çoban onu okuyamadı.
Okulunu bitirince askere gider. Çankırı Astsubay okulunda asteğmen öğretmen olarak görev yapar.
Askerlik dönüşü Cerrahpaşa Hastanesinde çalışmaya başlar. Artık hemşerilerinin “Doktor Mustafa”sıdır. Hasta olan, iş arayan ona gelir. Emekli olana kadar böyle sürer gider. Gelene yardımcı olur, üstelik, kalacak yeri olmayana evini açar, yol parası olmayana bilet alır. Bunları kimse bilmez, sadece yaşayanlar bilir.
Artık İstanbul’dan bunalmıştır. Salihler köyüne yerleşir. Burayı çok sever, doğduğu köye benzetir. Salihler de sırtını Kozak yaylasına yaslamış denize bakar. Balkonundan Midilli adasının ışıklarını seyreder.
İstanbul’da görüşmek kolay olmuyordu. Buraya geldiklerini duyunca sevindik. Daha sık görüşmeye başladık. Geçmişe ilişkin çok sorularım vardı. Bunları sormaya biraz geç kalmıştım. İçine kapanık, mütevazi birisiydi, yaşam çok yormuştu, akıl oyunları başlamıştı. Soruları kardeşi Kazım Çoban’a yönlendiriyordu.
Gerçekten de Kazım Çoban köyün yaşayan hafızasıydı. Sohbetleri zaman geçirmeden Kazım Çoban ile yapmak isterim.
Salihler köyünde yeni bir çevre edinir. Yakın çevrede sohbet edeceği dostları vardır.
Evinin karşısında bulunan köy mezarlığına yerleştirilmesini vasiyet eder. Mezraa köyü geleneklerine göre, büyük şehirlerden, cenazeler köye götürülür. “Benim için kimse yollarda uğraşmasın, kimseyi dolaştırmayın, hemen buraya gömün” dermiş.
Öyle de oldu. Eş, dost, akraba, parmakla sayılacak kadardı. Ama Salihler köyü ahalisi hem evde hem de kabristanda Mustafa Çoban’ı yalnız bırakmadı. Merak edenler ve gelemeyenler için kalabalığı fotoğraflamaya çalıştım. Temmuz’un azgın sıcağında, gün boyu kalabalık azalmadı.
Çocukluğumda örnek aldığım, okuma hevesimi ateşleyen birisiydi.
Köye geldiği zaman sıkı hayranı olarak soluğu yanında alırdım. Bana matematik soruları sorardı. Bütün Mahalle Hatuk ebenin evinde toplanırdı. Bağlama çaldığını hatırlıyorum. Bağlama sevdası babasından gelebilir. Haydar emmiyi Cem törenlerinde Zakir olarak hatırlıyorum. Aynı zamanda kaval çalma sevdası da İsmail Çoban emmisinden geçmiş olabilir. İsmail emmisinin kavalına sahip olma isteği gerçekleşmemiştir. Şükran ablanın abisinin kavalı, bu hasreti küllemeye yetmiştir.
Köylülere defalarca askerlik anılarını anlattırırdı. Okuma yazma bilmeyen köylülere “çavuş, onbaşı” ön adları ile hitap etmesi köylüleri mutlu ediyordu.
Mustafa abi ile akrabalık derecemiz, babalarımız amca çocuklarıydı. Dedem Mustafa Çoban (Sarı imam) ile onun dedesi Hüseyin Çoban kardeşmiş… Ben onları tanıyamadım, Mustafa abi tanımıştır.
Mustafa abi hem Çobangil’in hem de köyün bilge kişisiydi.
Yakınlığımız, akrabalıktan öte, ortak geçmişimizdi. Kaypakkaya’nın dava arkadaşı olarak yaşadı, bedeller ödedi.
Bu acı günün ardından yazmak zor. Unuttuğum çok anılarımız olacak.
Sevgili eşi Şükran ablama, kızı Meral’e, oğlu Ozan’a başsağlığı diliyorum.
Mustafa Çoban abim anılarımızda yaşayacak.
Sevgilerimle, bütün dostlara sağlıklı günler dilerim.
Duran Çoban
01 Temmuz 2026
Dikili/İZMİR













