Emekçileri kurtaracağını söyleyen her sermaye partisi, aslında emekçilerin kendi güçlerine güvenmesini körükleyerek ve bağımsız bir siyasal irade oluşturmasını engeller. Bazı sol sosyalist geçmişi olup da sonrasında yılanlar ise sermeye partilerinin bu tuzağına düşer. Gerici ve faşist siyasete karşı mücadele zorunludur; bu mücadele, işçilerin, kadınların, emeklilerin ve gençlerin kendi taleplerinden vazgeçerek başka partilerin yedeği haline gelmesini gerektirmez.
Aksine emekçilerin kurtuluşu, kendileri adına karar verenlerin vaatlerinde değil; kendi elleriyle kuracakları örgütlü sınıf gücündedir.
Sol, sosyalist ve devrimci güçlerin önündeki en büyük sorunlardan biri, gerici ve faşist siyaset ile kendisini demokrat ya da sosyal demokrat olarak tanımlayan sermaye partileri arasına sıkıştırılmasıdır. Emekçilerden, kadınlardan, emeklilerden ve gençlerden söz edenler, sıra bu kesimlerin bağımsız siyasal iradesine geldiğinde aynı çağrıyı yapıyor: “Gücünüz yetmez, bize destek verin; sizi biz kurtaracağız!”
Peki, emekçilerin kurtuluşu gerçekten kendileri adına karar verenlerin insafına bırakılabilir mi?
Sermaye partileri neden halkın kurtuluş adresi olamaz?
Bir partinin adında demokrasi, halk, özgürlük ya da sosyal demokrasi sözcüklerinin bulunması, onun emekten yana olduğunu kanıtlamaz. Sınıfsal karakterini anlamak için kimin çıkarlarını savunduğuna, iktidarda hangi politikaları uyguladığına ve emekçilerle nasıl ilişki kurduğuna bakmak gerekir.
İşçinin, kadının, emeklinin ve gençliğin karar mekanizmalarında gerçek bir ağırlığı yoksa; adayları ve yöneticileri dar çevreler belirliyor, parti içi demokrasi liderlerin iradesine bırakılıyorsa, böyle bir yapının topluma demokrasi vadetmesi çelişkidir. Siyasal kararları işverenlerin ve profesyonel siyasetçilerin belirlediği yapılar, halkın kendi geleceğine sahip çıkmasını sağlayamaz.
Gerici ve ırkçı iktidarlara karşı mücadele zorunludur. Ancak bu, kendisini demokrat ya da sosyal demokrat olarak tanımlayan her partiyi sorgusuz desteklemek anlamına gelmez. İktidarın değişmesi, emek-sermaye çelişkisinin ortadan kalkması demek değildir. İşçinin ücretini ve çalışma koşullarını, emeklinin geçimini, kadının eşitliğini ve gencin geleceğini belirleyen ilişkiler değişmiyorsa yalnızca iktidarın adı değişmiş olur.
Bu yanılgıya kimler düşer?
Bu yanılgı yalnızca siyasal deneyimi olmayanlara özgü değildir. Yıllarca mücadele etmiş insanlar da havlu atarak inancına yitirerek düşerek, seçim hesapları ve bağımsız sınıf siyasetinin zayıflığını kavrayamayarak sermaye partilerine yedeklenebilir.
Seçim sonuçlarının siyasetin tek ölçüsü sayılması da örgütlenmenin değerini küçümser. Oy oranı yüksek olanın haklı, düşük olanın etkisiz kabul edildiği bu anlayış, bugünün azınlıkta görünen düşüncesinin yarının güçlü toplumsal hareketine dönüşebileceğini unutur.
Bağımsız örgütlenmelerin zayıflığı ise siyasal boşluğu başkalarına bırakır. İşçiler sendikalarda, kadınlar kendi örgütlerinde, gençler ve emekliler bağımsız yapılarında birleşemediğinde, emekçinin adına konuşanlar çoğalır; fakat kararları yine başkaları verir.
Kurtuluşun hazır bir iktidar değişikliğiyle geleceği beklentisi de mücadeleyi edilgen bir bekleyişe dönüştürür.
“Siz iktidar olamazsınız” sözü kimin işine yarıyor?
Sermaye partilerinin mesajı açıktır: “Oyunuz az, örgütünüz zayıf, iktidara gelemezsiniz. Bize destek verin; gerisini biz hallederiz.”
Bu hesaba dahil edilenlerle ağzı laf yapan fakat sınıf inancını yitirmişler aracılığı ile emekçilerin bağımsız siyaset yapma hakkını engelleme çalışırlar. Ülkelerin “siyaset yazılımcıları”, onlardan kendi taleplerini yükseltmelerini değil, başkalarının iktidar mücadelesine destek vermeleri istenir.
Oysa bir işçinin kendi sınıf çıkarlarını savunan partiye oy vermesi neden “boşa giden oy” sayılsın? Emeklinin insanca yaşam, kadının eşitlik, gencin özgürlük talebi neden başka bir partinin seçim hesabına tabi olsun?
Elbette seçimlerde güç dengeleri ve somut koşullar değerlendirilmelidir. Ancak geçici taktikler, stratejik hedeflerin terk edilmesini gerektirmez. Gerici bir iktidarı geriletmek için ortak tutum almak başka, bağımsız sınıf siyasetini tasfiye ederek bir sermaye partisinin sürekli yedeğine dönüşmek başkadır.
Birlik, bağımsız iradeyi; dayanışma, kendi taleplerini; mücadele ise kendi siyasetini terk etmek değildir.
Demokratik kitle örgütleri neden önemlidir?
İşçinin sendikada, kadının kadın örgütlerinde, gencin gençlik örgütlerinde, emeklinin dayanışma ağlarında örgütlenmesi yalnızca talepler için bir araya gelmek değildir. Bu yapılar, birlikte karar alma ve kendi gücüne güvenme deneyimi kazandırır.
Bağımsız örgütlenmelerin zayıflatıldığı, sendikaların ve meslek örgütlerinin parti çıkarlarına göre yönlendirildiği yerde gerçek demokrasi gelişemez. Özgürlük; eleştirebilmek, yöneticileri sorgulayabilmek, adayları belirleyebilmek, gerektiğinde değiştirebilmek ve örgütün geleceğine katılabilmektir.
Demokrasi yalnızca sandığa gitmek değil; iş yerinde söz sahibi olmak, sendikada karar süreçlerine katılmak, eşit temsili sağlamak ve seçilenlerden hesap sormaktır. Kendi içinde demokratik olmayan bir partinin topluma demokrasi getireceği iddiası bu nedenle sorgulanmalıdır.
Peki, devrimciler ve sosyalistler ne yapmalı?
Sermaye partilerini teşhir etmekle yetinmeyip emekçilerin kendi alternatifini güçlendirmelidir. Siyaset yalnızca seçim dönemlerinde değil, fabrikada, iş yerinde, mahallede, üniversitede ve yaşamın her alanında örgütlenmelidir.
İşçilerin ekonomik talepleri siyasal mücadeleden koparılmamalı; kadınların, gençlerin ve emeklilerin talepleri ortak bir toplumsal dönüşüm perspektifinde buluşturulmalıdır. Sendikalar ve demokratik kitle örgütleri tabanın söz ve karar sahibi olduğu bağımsız yapılar olarak güçlendirilmelidir.
Sosyalistler arasındaki ayrılıklar ortak mücadeleye engel olmamalıdır. İşçi sınıfının somut ihtiyaçları üzerinden dayanışma kurulmalı, doğru sözler toplumsal bir güce dönüştürülmelidir.
Halka yalnızca neye karşı olunduğu değil, nasıl bir toplum istendiği de anlatılmalıdır: Güvenceli çalışma, insanca ücret, kamusal sağlık ve eğitim, eşitlik, laiklik, özgürlük, barış ve doğanın korunması.
Tek çıkış yolu sınıf partisidir!
İşçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesi, yalnızca seçimlere katılacak yeni bir parti kurmak değildir. Asıl mesele, emekçilerin kendi çıkarlarını belirlediği, yöneticilerini denetlediği ve toplumsal gücünü örgütlü mücadeleyle büyüttüğü bir siyasal hat kurmaktır.
Emekçilere “Gücünüz yetmez, bize destek verin; sizi biz kurtaracağız” diyenlere verilecek yanıt açıktır: Hiçbir parti, lider ya da seçim başarısı emekçilerin örgütlü gücünün yerini tutamaz.
Gerici iktidarlardan kurtulmak önemlidir; ancak asıl soru, onların yerine kimin geleceğinden çok, iktidar değiştiğinde emekçilerin hayatında neyin değişeceğidir. Ücretler, çalışma koşulları, sendikal haklar, kamusal hizmetler, eşitlik ve özgürlükler hangi yönde değişecektir? Halk karar süreçlerine katılabilecek, seçilenler hesap verecek midir?
Bu soruların yanıtı partilerin adlarında değil, sınıfsal konumlarında ve uygulamalarında aranmalıdır.
Sosyalistlerin görevi, emekçilere güçsüz olduklarını hatırlatmak değil, güçlerini nasıl birleştireceklerini göstermektir.
Öyleyse beklemeyelim. İş yerlerimizde, sendikalarımızda, mahallelerimizde, okullarımızda ve yaşamın her alanında örgütlenelim. Kendi taleplerimizi birlikte belirleyelim, kendi temsilcilerimizi seçelim, seçtiklerimizden hesap soralım. Sermaye partilerinin yedeği olmayı reddedelim; sınıf siyasetini birlikte kuralım.
Kurtuluş, sermaye partilerinin kuyruğuna takılmakta değil; emekçilerin örgütlü gücünü büyütmektedir.
Kurtuluş, beklemek değil örgütlenmek; başkasından medet ummak değil, sınıf olarak ayağa kalkmaktır.
Sendikada, iş yerinde, mahallede ve sokakta birleşme; kendi gücümüze güvenerek mücadeleyi büyütme zamanıdır. Emekçilerin kurtuluşu ancak kendi elleriyle kuracağı örgütlü mücadeleden geçer.












