1940’ların İstanbul’unda bir gün, edebiyatımızın üç değerli ismi; Orhan Veli, Sait Faik ve Oktay Akbal Boğaz’da gezintiye çıkarlar ve yollarını Beykoz’a düşürürler.
Gittikleri mekân Anadoluhisarı İskelesi yanında küçük bir kahvehanedir.
Sait Faik hemen ‘sınavı’ başlatır ve Oktay Akbal’a, “Madem hikâyecisin şu kahvede ilk gözüne çarpan nedir?” diye çıkışır.
Akbal, bir duvarda Menderes’in başka bir duvarda da Atatürk’le İran Şahı’nın fotoğraflarını gösterir. Bir de kâğıt oynayan üç dört kişiyi…
Oysa Sait Faik için öyküye konu olacak kişi, bunlardan ziyade “…o kenarda tek başına oturan sakallı ihtiyar”dır.
Onun dünyası onlarca hikâyeye konu olabilir, oradan sayısız malzeme çıkabilir.
***
Bakalım bizim Oktay Komutan’dan onlarca hikâye çıkacak mı bu yazıda?
Malum ya sitede yapacak çok iş olmadığından her gün bir komşunun balkonu bizim yazarların uğradığı ‘kahvehane’ oluyor dense yeridir.
Geçen gün gene bir çay içme seansı yaptık Oktay Bey’le.
Benim ‘Komutan’ diye seslendiğim Oktay Bey’in balkonuydu çay içtiğimiz yer.
Oktay Bey yıllardır burada. Ben onu tanıdığımda yıl 2004 ya da 2005 olmalı.
Kiracı olarak gelmiş, göbekli, saçları beyazlaşmış tam bir komutandı bizim için.
Beraberinde iki de atı vardı.
Atlar sitenin yan tarafındaki zeytinliğe bağlı, orada beslenmekteydiler.
Biz de o yıllarda siteye yeni gelmiş, herkesi tanımak isteyen meraklı sakinlerdendik.
Duyardık Oktay Bey’i; asker emeklisi, sonrasında epeyce işi kurmuş, batırmış biri diye.
Bu işler; Kıbrıs’ ta, Edirne’de bar, yanında bir hazır giyim mağazası.
Daha sonra Edirne’de çiftlik ve orada canlı hayvan yetiştiriciliği vb.
Bu arada bir de çocuklarla atları buluşturarak onlara terapi gibi gelen bir merkezin açılma işi…
Bir asker emeklisi için bu çeşitlilik ve çoğulluk…
Hiç de fena sayılmaz!
Sonrası mı?
***
Bir gece o hayvanlarla dolu çiftlikte yangın çıkıyor.
Sonrası çorap söküğü gibi…
Popüler kültürde çok söylenen Murphy Yasaları var ya.
İşte o yasalar Oktay Komutan için bütün acımasızlığıyla işlemeye başlıyor.
“Ters gidebilecek her şey ters gider!” ya da “bir şey ters giderse arkası gelir” hesabı.
Diğer işlerde de aksilikler başlayınca komutan kendini bizim sitede buluyor.
İki de atıyla.
Burası kendisine uygun sakin bir deniz sayfiyesi, atları için de yan tarafta mera var.
***
Elbette benim derdim komutanın işleri ve bu işleri nasıl batırdığı değil.
Zaten uzun yıllar askeriyede olan, dağlarda terörü kovalamış birinin ticarette başarılı olması mucize kabilinden olsa gerek…
Ve fakat benim derdim komutandaki at sevgisi.
Bu sevgi öyle bir sevgi ki tarifi zor.
Telefonu çalıyor, zil sesi at kişnemesiyle açılıyor.
Diyelim şarkı söylenecek, bu kez birinci sırada hem de üç beş kez tekrar etmek kaydıyla İlhan Berk şiiri ve Onur Akın bestesi devreye giriyor. Neden, at sözcüğü geçiyor içinde, diye.
“Seni düşündükçe/ Gül dikiyorum elimin değdiği yere/ Atlara su veriyorum/ Daha bir seviyorum dağları…”
Söyleniyor da söyleniyor. Atlara su vermenin inceliği var şarkıda.
Bu da en azından Oktay Bey’in içine işliyor, onu beslediği atların anılarına götürmeye yetiyor.
Birkaç kez ben de katıldım bu ayine benzer koroya ve dikkat ettim her at sözcüğü geçtiğinde komutanın gözlerinde bir hüzün çığlığı beliriyor.
Hani derler ya, dokunsan ağlayacak.
Ne sevgi bu!
Sonra o iki at yıllar önceydi bir kamyonetin arkasına bindirildi ve başka bir yere götürüldü.
Bizim sitenin yanındayken bu atları görmüştüm, gözlerinde yorgun bir hüzün vardı.
Ya da bana öyle gelmişti.
Aklımda o halleri öylece kalmış.
Doğrusu onları giderken görseydim, gözlerindeki korku ve belirsizlik hissine dayanabilir miydim?
Bilmiyorum.
***
Sonra bir keresinde komutan, kızıyla yaşadığı sevgi ve bağlılık ilişkisini anlattı. Burada da at sevgisi tabii ki en başta geliyordu.
Kızı bir gelişinde babasına, kendisine karşı olan ilgisizliğinden söz ediyor.
Dahası babasının atlara olan sevgisini kendisine gösterilen ilgi ve sevgiyle kıyaslıyor.
Bir baba için zor bir durum.
Kızınız sizden sevgi ve ilgi bekliyor.
Peki, Oktay Komutan’ın cevabı nedir, dersiniz?
“Kızımla atlardan birinin yanına gittik, elimi atın boynuna doladım, gözlerinden öptüm, başını okşadım. At, başıyla yüzüme dokundu, ellerimi yaladı, hafif bir kişneme sesiyle sevincini belli etti. İşte o zaman ikimiz de mutluyduk; ben sevgimi ona dokunarak veriyordum, o da aynı biçimde bana karşılık veriyordu.
“Kızıma dedim ki, ‘gördün mü, sevginin güzelliğini? Senin verdiğin sevginin kat kat fazlasını o sana veriyor.’”
Bir baba da bunları bekliyor!
***
Aradan kaç yıl geçmiş! Bana bunları geçen hafta anlattı. Baktım, sesi hafiften titriyordu koca komutanın.
Daha fazla üstüne gidemedim.
Ben de bu konularda dayanıklı sayılmam, insanın bu halleri nedense bana da dokunur, taraflardan biriymişim gibi gözlerim dolar.
Peki, kızımız babanın bu anlatısından sonra Sait Faik’in artık herkesin diline pelesenk olmuş ‘Her şey sevgiyle başlar’ cümlesindeki inceliği anlamış mıdır?
Zannediyorum bu sorun çözülmüş olmalı.
Zira kızımız her yıl babasını, Kıbrıs’tan görmeye gelmeyi ihmal etmiyor.
Hasret gideriyor baba-kız.
Bir de araya girecek o atlar da yok artık.
***
Dağlarda ve tabii ki kışlalarda yüzlerce askere komuta etmiş Oktay Komutan’ın bir başka yanı da bizim doğuda çok rastlanan ama batıya gittikçe esamesi okunmayan geleneklere bağlı olması.
Nedir o gelenek?
Babanın yanında, o sofrada içki içmemek.
Bu kimi yerlerde saygısızlık olarak görülebilir.
Oktay Komutan’ın bu geleneği yaşatması doğrusu bana ilginç geliyor.
Bir yandan da hoşuma gitmiyor değil bu durum.
Bunca densizliğin yaşandığı bir dünyada bu incelikleri birileri bize hatırlatıyor.
Oktay Komutan’ın babası Kore gazisi, 96 yaşında.
Her yıl Ankara’dan oğluna gelir ve bir ay kalır.
Oradan biliyorum.
İşte, o süre zarfında komutan, babanın yanında içki içmez.
“Haydi komutan!” dediğimizde, “Babam var, içemem!” cevabını yapıştır.
İşte, bizim sitedeki Oktay Komutan böyle biri; sevgisini hem atlardan hem de insanlardan esirgemeyen…
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/28512233/salim-cetin/sitede-bir-komutan














