Bazen küçük, çoğu zaman telaşlı, kocaman adımlarla yürürken -boyum kadar adım atamadığıma içerlediğim de olmuştur hatta- neyse yürürken koşar adım, düşündüğüm tek şey yetişmek olmadı hiç. Zihnimde susmayan bi taraf; börtü böceği, koşuşturan çocukların az sonra kanayacak dizlerini, gözlerimi kısarak bakıyor oluşumun aklıma yetiştirmem gereken işleri getirişini , yağmur suyuyla renklenmiş kaldırım çiçeğinden çağrışan sulamam gereken saksıyı hatırlayıp da kaynayıp soğutulmuş suya ihtiyaç duyacak kadar narin olmanın zorluğunu, ordan başka narinlikleri, mazot almak istemediğim arabamın kaskosunun bile bu kadar yüksek çıkma sebeplerini, daha toplumsal sebeplerini, ardından gördüğüm kızgın yüzlerde benzer sebeple hatta başka başka büyük dertlerinin varlığını, belki de haberlerde görüp sinirlendiğim türden kaç manyağın yanımdan geçip gittiğini, o çantanın güzelliğini, birinin beni sinirlendiren cümlelerini , planlamaları, davranışların tahlilini, arkadaşımın esprisini gülerek, tarihleri, en derin özlemleri , yaşadığını hissettiren bazı heyecanlı anları, en basit serzenişleri, gülümseten mesajları, en hassas duyguları ya da o an sadece dinlediğim şarkının aslında ne anlattığını…musluktan akan su gibi uzayıp giden… ve sadece bir konuda takılıp kaldığında, zihnin dışına çıkıp “hey dur” diye bağırmak istediğin kendine, bir taraf. Takıldığın yer; yapmak istediklerin, anlatmak istediklerin, en çok da hislerin, anlamak ve anlaşılmak istediklerinle yoğun, zihnin köşesinde sohbetim.
Yalnız değilim değil mi?
Asıl kendiyle konuşmayan delidir bence.
Kendine kulak vermeyen insan başkasını dinleyebilir mi? Kendini anlamaya çabalamayan, anlatabilir mi? Anlatamayan, anlaşılır olabilir mi?
Kendinize bir kahve yapın, bir ömür hatrı olsun.
Hoş sohbetler.
Aralık ‘22 / Nilay Ak














