Haluk Tekeli
Sosyalizme yüzümüze çevirdiğimizde komünistleri ve devrimcileri dürüst, halk için özverili, kişisel yarar yerine kamu yararını savunan, üretim araçlarının özel mülkiyetine karşı, söylemde de olsa kadın erkek eşitliğinden yana, çevreye, doğaya duyarlı, ilerici, enternasyonal, kötü alışkanlıkları olmayan bireyler olarak gördük, tanıdık ve onlara benzemeye çalıştık. Toplum da bizi öyle gördü ve kabul etti.
12 Eylül ve Özal’dan sonra esen neo liberal değerler, yaşamın zorlukları ve tüketimde ortaya çıkan muazzam olanaklar bizim kayaları da aşındıran dalgalar oldu.
1989 sonlarında cezaevinden çıktığımda ilk dikkatimi çeken kazı kazan kuyrukları olmuştu. İkincisi ise işi olan herkesin ikinci bir iş yapma ve daha fazla tüketme çabası. Eski yoldaşların bir kısmının ticarete atılıp, sonra da işkencede birbiri için direnenlerin ticarette birbirine yanlış yapmaları üçüncü gözlemim oldu.
Köprünün altından çok sular aktı. Sosyalist sistem yıkıldı, dünyada savaş tehditleri, ırkçılık, sömürü arttı, ama buna karşı durmak isteyenler o ölçüde artmadı. Artmadığı gibi bizim memlekette bu gidişe karşı yaptığımız her hamle, birlikte yan yana gelmek için kurduğumuz her yapı bir öncekinden yetersiz ve küçük oldu.
Yaşam böyle bir şey, her zaman süreçler ileriye doğru gitmiyor. Gelenin gideni arattığı zamanlar peşi sıra gidince değerlerimizi önce esnettik, sonra da değersizleştirdik sanki. Dogmatik, tutucu yanlarımızla hesaplaşırken, yeni adına bu kadar da savrulmamız gerekmiyordu.
Zamanın ruhuna uyum sağlamak elbette önemliydi ama bu tüm zamanlara dayanıklı baştaki değerlerimizden vaz geçmeyi dayatmıyordu.
Sayımızın az olması, gücümüzü az kılmıyordu. Gücümüzü eksilten “halk için özverili, kişisel yarar yerine kamu yararını savunan, üretim araçlarını özel mülkiyetine karşı, ilerici, enternasyonal, kötü alışkanlıkları olmayan bireyler” olma halimizdeki aşınmalar oldu.
Siyasi zübüklerden, parayı ve gücü görünce başkalaşan eski dostlardan, dolandırıcılığı yaşam biçimi haline getirmiş soytarılardan medet beklemek, onlardan kâğıttan kahramanlar yapmak bizim işimiz, bizim tartışmamız değildi, olmamalıydı.
Bizim gücümüz sırtımızı dayadığımız doğrusu yanlışı ile bütün hareketimizin tarihinden, emek ve demokrasi mücadelesinde ödünsüz yer alışımızdan geliyor. Bu öyle bir nitel duruş ki, sayılamaz ve üzerinde sayısal azlık veya çokluk üzerinden tepinilemez. Burada duralım ve yaşamı değiştirme, dönüştürme, yenilenme çabalarımıza buradan ilerleyelim.
Bulunduğumuz yeri karşı olduklarımıza göre değil, varmak istediğimiz savaşsız sömürüsüz barış içinde bir dünyaya doğru kerteriz almaya devam edelim. Bildiğimiz bu, bizi koruyacak olan sadece nasıl bir dünya istediğimiz değil, oraya nasıl varacağımız ve bunun için nasıl yaşayacağımız konusu da en az bunun kadar önemli.
Sahte kahramanlar, sahte peygamberler, kolay yolu seçenler hep oldu, bundan sonra da olacak. Bizi insan kılan değerlerimizle ellerimizi, güçlerimizi kenetlemekten başka yol var mı?
Güler yüzlü, eğlenceli yeryüzünü aşkın yüzü yapmaya doğru yürüyüşümüze devam edelim, gerisini başkaları düşünsün.













