Kahvehane tenhaydı o saatlerde. Ocakçı Samet, çay kazanının yanındaki masada, sıkılmış yumruğunu çenesine dayamış, gözleri uyuyayım mı uyumayayım mı diye iki arada bir derede süzülüp durmakta, bezgin bezgin tek bir noktaya kilitlenmiş, bakıyor. Masanın birinde dört kişi taşları ıstakalara şaaak şaaak diye yerleştirip, taşların yerlerini değiştire değiştire okey oynuyor. Başka bir masada iki kişi bir yandan kâğıt oynuyor bir yandan da sohbet ediyor. Bir masada ise tek bir kişi var, kahvehaneye her gün alınan yerel gazetenin iş bulma ilanlarının üzerinde parmağını gezdire gezdire belli ki kendine iş arıyor.
Kâğıt oynayanlar İsmail’le Birol. Aynı mahallede oturuyorlar. İkisi de işsiz. İkisi de kiracı, ikisi de aylardır kirayı ödeyemiyor ve ev sahibi ile pek limoni durumdalar. İsmail ortaokul, Birol lise mezunu. İkisinin de herhangi bir özel yeteneği ya da uzmanı olduğu bir mesleği yok. Boya, badana, inşaat, getir götür, bekçilik işleri vb. “ne iş olsa yaparım abi” takımından ikisi de. İkisi de günün üçte ikisini iş aramakla, üçte birini bu kahvehanede geçiriyor.
İkisinin de çocukları var; İsmail’in beş, Birol’un üç. İsmail’in okuyan çocuk sayısı iki. Biri ilkokul üçte, diğeri orta birde. Diğerleri henüz okula gitmiyor. Okuyanların büyük olanı oğlan, küçüğü kız. Diğer üç çocuktan ortanca oğlan, diğerleri kız. Küçükler büyüklerden kalma giysilerle idare ediyor genellikle, büyüklere de giysileri birer beden, ayakkabıları birer numara büyük alınıyor hep, seneye de kullanılsın diye. Birol’un üç çocuğu da kız. Karısı hamile. Oğlanı bulasıya kadar devam, niyetinde Birol. Kızlar sekiz, beş ve iki yaşlarında. Yalnız Büyük okula gidiyor. Üçüncü sınıfta şu anda, öğretmeninin gözdesi. “Zekâsını benden almış bu kız.” diyor Birol, ne zaman onun sözü geçse. Karısı, “Aynen, senin gibi profesör olacak o da.” diyor ve şakayla karışık bir yumruk yiyor anında omzuna.
İkisinin de eşleri her gün bir umutla bekliyor kocasının eve bir müjdeyle dönüşünü. İkisi de uzun zamandır bu müjdeli haberi duyamıyor. İkisi de sağa sola, başkalarının evlerine temizliğe giderek üç beş kuruş kazanıp çocuklarına bakmaya çalışıyor. Tabii arada kocalarına koltuk çıkmaları da gerekiyor. Adamların iş aramaya gitmesinin de belli bir bedeli var elbette. En azından gidiş dönüşlerde gereken belediye otobüs bileti parası, çok acıktığında bir gevrek alacak kadar para, bir yerde oturup bir çay içecek bile olsa para şart… Kadıncağızlar çok daraldığında ve söylenmeye başladığında klasik susturma yöntemi olan okkalı iki tokat, ortak çözüm yolu.
İsmail, elindeki iki 10’ludan sinek olanını yere atarken “Yarın bir arkadaşın çalıştığı yere gideceğim, şantiye gibi bir yer, bekçi arıyorlarmış. Arkadaş söyledi. Yemek içmek oradan. Üstüne de asgari ücret vereceklermiş. Bir ay kadar sonra, senden memnun kalırlarsa sigortanı da başlatırlar, dedi arkadaş.”
Birol, vale ile topladı yerdeki kâğıtları ve sağ yanına çekti.
“Hadi hayırlısı.” dedi. “Bende hiçbir gelişme yok. Başvurmadığım yer kalmadı, biz size döneriz, diyorlar ama bir daha ne arayan oluyor ne soran.”
İsmail elindeki ikinci 10’lu olan güzel 10’luyu yere attı bu kez.
“Seçimler de yaklaşıyor.” dedi. “Kime vereceksin oyunu?”
“O da soru mu birader? Tabii ki bizimkilere vereceğim yine. Alnı secdeye kapananlar varken senin din düşmanlarına verecek değilim ya.”
“Oğlum, seninkiler Allah kitap, vatan millet diye küplerini doldurdu yıllardır, hâlâ mı onlara oy vereceğim diyorsun?”
“Kardeşim, bal tutan parmağını yalar. Sanki başkaları yemiyor mu? Öncekiler yemedi mi? Sen iktidara gelsen yemez misin? Valla beni iktidar yapsalar dibini kazırım, yalar yutarım ülkenin.”
“Yaparsın sen. Memleket işgal edilse de işgalciler seni maaşa bağlasa onlara bile hizmet edersin sen.”
“Ederim tabii. Birader karnını kim doyuruyorsa ağan odur. Yerlisi yabancısı ne fark eder?”
“Helal sana!.. Neyse, annen nasıl? Sağlığı yerinde mi?”
“İyi iyi. Onun emekli maaşından da tırtıklıyorum arada, bozuluyor, surat sallıyor ama bir şey diyemiyor. Ulan insan üç kuruş için evladına surat sallar mı? Sanki öteki dünyaya götürecek zulaladığı paraları!.. Arada zulalarını patlattığım da oluyor tabii.”
“Eve adam atıyormuş diye duydum.”
“Dul kadın, atar atar!.. Maşallah yaş var ama kız gibi daha valide sultan!.. Kimseye hesap verecek değil ya!.. İster eve adam atar ister yeniden evlenir. Cortlama tarihi yakın, zengin bir cici baba bulsa keşke, belki bize de hayrı dokunur herifin giderayak.”
İsmail, imalı imalı arkadaşını süzdü. İçinden, “Ulan ne geniş adam!” diye geçirdi. Sonra ellerinde kâğıt kalmadığı için desteyi eline alıp kâğıtları dörder dörder dağıttı.
“Âlem adamsın.” dedi. “Senin gibi anlayışlı evlat her ana babaya lazım!.. Ha, bak aklıma ne geldi? Sizin takıma üç tane amma geçirdiler bu hafta! Hem de kendi sahanızda!..”
Birol’un birden yüzü değişti. Önce sarardı, sonra vişneçürüğü gibi bir renge dönüştü. Alnının iki yanındaki damarlar ortaya çıktı. Gözleri kanlandı. Elindeki kâğıtları İsmail’in yüzüne fırlatıp,
“Ne diyorsun lan sen?” dedi. “Ulan sen kimsin de benim takımıma laf edebiliyorsun? Oğlum sen eceline mi susadın?”
Sonra hızını alamadı, karşısındakini yakasından tuttuğu gibi yere savurdu. İsmail bir yana, sandalye bir yana yıkıldı.
Kahvehanedekiler apar topar kendilerini dışarı attılar.
Öfkesi giderek zirve yapan Birol, elini ceketinin arkasına soktu; belinden bir kasap bıçağı çıkardı…
——–
Birol’un annesi, cinayetle ilgili kapısına gelen medyaya,
“Benim oğlum karıncayı bile incitmez normalde. Ama onuruna çok düşkündür. Kim bilir onuruna dokunacak ne dedi de kendini kaybetti ve böyle bir şeyi yaptı…” dedi.
Karısı, geçmiş olsun’a gelenlere,
“İşsizlik son günlerde onu çok üzüyordu. Eve bir katkısı yoktu ama ne de olsa evimin direğiydi. Kaderimizde bu da varmış. Kaderimse çekerim.” diyerek ağladı.
İsmail’in karısı,
“Gitti dağ gibi kocam, gittiiii! Elleri kırılasıca, gözü çıkasıca, yaktı beni ve çocuklarımı yaktııııı!” diye dövündü birkaç gün. Sonra memleketten babası ve iki erkek kardeşi geldi. Onu ve çocuklarını alıp götürdüler.
Mahkeme, cinayetin “ağır tahrik” sonucu işlendiği kanaatine vararak suçlunun mahkemedeki tutum ve davranışlarının, ayrıca mahkemede giydiği takım elbisenin temiz ve ütülü, kravatla da uyumlu olduğunu da göz önüne alarak “iyi hâl indirimi”ne gitti, hapis cezasını en dipten kesti.
Mahkemeden çıkışta üçlü yargıçtan ortada olanı, diğerlerine alçak sesle “Yasa gereği bir ceza vermek zorundaydık ne yazık ki ama elleri dert görmesin arkadaşın. Var mı öyle bizim takıma lagaluga yapmak!..” dedi.














