Sonbahar alıp tüm sarıları gittiğinde;
rüzgârların ıslığı soğuk öttüğünde,
üşüdü memleketimin dağları;
üşüdü buz gibi sularıyla akan
nehirlerimin kırları…
*
Kış geliverdi beyaz örtüsüyle…
*
Pamuk atığı gibi hafif taneler
salına
salına
düştüler…
Ve birbirine tutundular
kuşların kanadında…
ağaç dallarında…
kuru toprakta…
*
Sokaklar üşüyordu…
*
Kimileyin üşüyordu
kızakları üst üste yığılı
kartopu oynayan bir sürü çocuk…
*
Kirpiklere değdiğinde
ısınıp sulanıyordu taneler;
buğulanıyordu gözler…
Soğuktu ortalık,
kimseler görmedi “kibritçi kızları”
sokak diplerinde…
*
Ve kar taneleri
elektrik direklerinin başında
gece ışıklarında
sarı,
kırmızı,
beyaz
kelebekler gibi oynaştığında;
yeni bir yıla girdiğinde kasaba;
Ömer’in Kahvesinde
oyun oynayan;
saklanacak sırrı olmayan
o kocaman yaşlı… başlı… çocuklar
hasrettiler uzak şehirlerin sıcağına.
Amma… Kır deminde açtırırlardı her mevsim
yanaklarındaki saklı gülleri…
*
Sobada ateş korlanıp sacı narlaştığında
domino taşlarının masaya değen sesinde;
ağızların kahırlı “tüh!” sesinde
hafiften üşüyen ellerin yenilme heyecanı vardı…
*
Tahta zeminli kahvede sigara kokusu…
*
Evlerde anneler, kızlar
ve on beşinden küçük oğlanlar;
sarı sarman kedi;
soba üstü isli güğüm vardı.
*
Güğümün yanında
yandan,
dudaktan,
musluktan
çinkosu atmış bir lacivert demlik…
*
Camı çatlak tahta çerçevelerde
asker fotoğrafları vardı
közlenmiş patates kokusu sinen,
boyası incinmiş duvarlarda…
*
Konuşuyorlardı evcek
mutluydular üstelik…
Daha ne olsun, anne istemezdi çok fazlasını…
Oğlanlar, kızlar gittiğinde
bekleyecekti
bacakları tutuncaya kadar
evine ekmek getiren,
kahveden geri kalmayan “devamsız” kocasını…
*
Üzerinde ayak izleri soluk;
dışarıda sonsuz bir örtü gibi kar.
Keklik avına çıkar
Tam bu mevsimde üç-beş kafadar…
*
Bahar indiğinde
toprağın bereketi;
suyu olacaktı tarlalarda
Kar en tepelerden dere olup
akacaktı oluk oluk…
*
Ah dostlar!
Gönül kimlerle hasbıhâl oldu;
kimin dili lâl oldu bu yalan dünyada…
*
Ah kar!
Yanan yüreğimin sana
ne çok ihtiyacı var…
Osman Aktaş / Erzurum














