Bir resim çıkar karşına, ince bir karton parçasına siyah bir fotoğraf… Küçük kara parmakları görürsün, kupkuru dudaklarda hüznün sesini kesen. Sus, der. Sus ey yürek! Küçük bedenlerden kanlar akarken avazın anlamı yok, der. Ben artık bu resimde kaldım yalnız; ama annem bebeklerimi saklıyordur, biliyorum der…
Mutluluğum hâlâ sokaklarıma oynarken çizdiğim tebeşir çizgilerinde gizli; ama onları hiç tanımadığım birileri silecek, der.
Ansızın damarlarındaki kan bütün gücüyle yürür beynine…
Bir resim çıkar karşına, ölümün tek rengiyle ve bütün soğukluğu ile durur… Yapayalnız sürünür güneşin alnında bir beden takatsiz, üstünde dolaşan akbabadan habersiz… Sana “sus” ya da “konuş” diyecek gücü de yoktur onun… Annesi nerede? Bir sıcak yürek nerede onu kucaklayıp sarmalayacak?… Onu acımasız pencereden kurtaracak insan nerede? Bir vurgun çıkar yüreğinden iner beynine bir kez daha…
Belki sonsuza dek ağlamak istersin bu resmin ardından… Bir daha çekilmesin o fotoğraflar istersin… Ama ekmeğini çalarak aç bıraktığın, alıp yuvasından akbabanın önüne attığın bebek artık yoktur… Onun çaresizliğinin hesabını soracak anası, vatanı yoktur…
Ey, yaratan ve yaşatan merhamet! Kırık da olsa kanadı, bir kuşun tüyüne tutun da gel! Bir yerlerden çık da gel! Ana ol, vatan ol çocuk göğsüne… Çık da gel ansızın!
Osman Aktaş














