sozbizde.com
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
sozbizde.com
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
Ana sayfa POLİTİKA

SİYASET GÜNLERİ-19 (Öğrenilmiş çaresizlik…)

Engin Önen Ekleyen Engin Önen
Eylül 9, 2023
in POLİTİKA, YAZARLAR
0
SİYASET GÜNLERİ-19 (Öğrenilmiş çaresizlik…)
0
Paylaş
1
Gösterim
Share on FacebookShare on Twitter

Bunca bölümde onlarca kişiden söz ettim, hatta onlarcasından rahmetli diye söz ettim. Siyaset tarihinde çok kısa bir dönem ama insan ömründe epeyce bir süreyi kapsıyordu bu anı ve gözlemler. Bu anı ve gözlemleri paylaşırken, derdim belli kişileri hedef almak falan değil, bu amaçla bazı özel anları ve konuşmaları da paylaşmamaya özen gösteriyorum. Ayrıca olayların üzerinden biraz zaman geçmesini de bekledim. Duygusal etkisi azalsın diye. Ancak siyasetin pratiğinin TV tartışmaları ve gazete yazılarını aşan bir arka planının olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Partileri ve siyasal olayları TV’lerde tartışan siyaset bilimcilere göre daha fazla sözüm olduğunu düşünüyorum. Bu disiplinin kavramlarını zaman zaman aşan pratikler olduğunu da söyleyebilirim çünkü.

Ercan Kesal’ın “Nasipse Adayız” filmi de bu tür gözlemleri konu alıyordu. O sinemacı gözüyle anlatmış bu yapıyı filminde. Ben ise sosyolog olarak yapmaya çalıştım bunu. Tabi bazı sosyolojik yorumlar eksik bu yazıda, daha kolay okunsun diye.

Çeşme için hangi düşünce ve şartlarda aday adayı olduğumu ve başıma nelerin geldiğinden biraz söz ettim geçen bölümde. Henüz aday açıklanmadan bir gün Çeşme’deki bir meyhane işletmecisi, paylaşımım altına şöyle bir yorum yapmıştı: “Engin Bey, buradaki konuşmalardan anlıyorum ki, on küsur aday içinde en iyisi sizsiniz. İşte bu yüzden hiç şansınız yok bence.” Buna karşılık, “en iyisi benim sözünü ben diyemem, ama bu akıl yürütmenizin doğru olduğunu söyleyebilirim” diye karşılık verdim.

Bir önceki dönem, arkadaşların zorlaması ile aday olduğumda bir anımdan söz etmiştim. Daha önce sözünü ettiğim Dede lakaplı ve Kemal Beyin yakın arkadaşı biri Narlıdere’de de ev sahibiydi. Emekli öğretmen bir arkadaşım, aynı köyden (Tunceli) olduğu için, onunla hukuk sahibi idi. Günün birinde “Dede, Engin hoca iyidir, ona destek ol” deyince, Dede’nin cevabı şu oluyor: “İyi biri de parası yok.”

Burada özetlediklerim pratik siyasetin perde arkasına ilişkin gözlemler.

Çok tuhaf bir aday adaylığı yaşamıştım. Üniversiteden istifa etmiştim. İki, üç ay maaş almadım, CHP İl ve İlçe örgütüne, o zaman için toplamda 6-7 bin TL para yatırdım ve il örgütüne bir form teslim ettim. Bunun dışında hiçbir şey olmadı. Tunç Beyin isteği üzerine Ankara ile hiçbir bağ kurmadım, bağlantılarım vardı ama hiç bir yetkili ile görüşme yapmadım. Yani aslında aday adayı bile değildim. Çünkü ne PM’de ne de MYK’da bir kişinin başvurumdan haberi vardı.

Daha önce de ifade ettiğim gibi, emekli olmayı ve farklı bir hayat tarzına geçmeyi planlıyordum artık. Araştırma, yazma, okuma ve gezme etkinliklerini bağımsız olarak sürdürecektim. Üniversite giderek sevimsizleşmiş, bazı arkadaşlarımız hukuksuz bir şekilde ihraç edilmişlerdi.

Bir ara Yekta Varnalı’nın Alsancak’taki dükkanına uğramıştım. Kendisi yan taraftaki kafede Aziz Kocaoğlu ile oturuyordu. Sohbetimiz doğal olarak siyasi olaylar üzerineydi. Sohbet sırasında Yekta, Aziz Beye hitaben, “Tunç Bey artık Engin’e etkili bir görev verir sanırım. Yıllardır epey mesai yaptı” şeklinde bir söz söyledi. Buna karşılık Aziz Bey, “hiçbir görev vermez senin gibi birine, çünkü herkes nezhebine uygun kişileri seçer” demişti. Haklısın dedim, yirmi yıldır canına yandığım siyasetinde, hiçbir nezhebe uymadı benim karakterim diye devam ettim. Daha önceki bölümlerde onun ile ilgili anılar da paylaştım.

Seçimler üzerinden üç dört ay geçmişti. Bir gün, Tunç Soyer aradı. İZFAŞ Yönetim Kurulu üyeliği teklif etti. Bazı çekinceler dile getirdim, delege ağaları ile aynı ortamlarda olamam ben gibi, hayır burada oda başkanları ve özel kişiler var dedi. Biraz kararsız kaldım sonra kabul ettim.

İzmir Düşünce Topluluğu üyelerinin birçoğu için bu görevlendirme yapılmıştı. Hepsi mutluydu. Emekli olmuştum. Bu görevden alacağım huzur hakkı maaşıma katkı yapacaktı. Ama esas amacım başkaydı. Olanlar olmuştu, ancak bu bağlantı sayesinde bazı projeler önerip yürüterek, emeklilik için planladığım çalışmaları yapabilirdim. Gururumla da çelişki yaşıyordum elbette.

Bu arada İzmir Düşünce Topluluğu eskisi kadar sık toplanmasa da halen devam ediyordu. Toplantılar artık, Teos Yazarlar Evinden, Asansör tesislerine alınmıştı. Bunların birinde istek üzerine “Kentsel Dönüşüm Projeleri ve Kadifekale” başlıklı bir sunum da yaptım.

Giderek topluluk işlevsizleşiyordu. Tam olarak düşünce topluluğu karakteri taşımıyordu ama yine de kent ve siyaset konularına kafa yoran bazı üyeler olduğu için bir süre daha devam etti, sonra kendiliğinden dağıldı.

Son toplantılarından birinde Tunç Bey’den randevu istedim. Bir yıl boyunca hiçbir özel görüşme yapmamış ve hiçbir şey talep etmemiştim. Randevu talebimi kabul etti ve toplantı sonrası birlikte, Kültürpark’taki makam odasına gittik. Özetle şöyle bir konuşma yaptım. “Bana İZFAŞ Yönetim Kurulu Üyeliği verdiniz teşekkür ederim ama ben şirket işinden ne anlarım ki, hiç katkım olmuyor diye hissediyorum. Toplantılarda çok az sözüm oluyor. Ama benim katkım olacak konular ve işler de var.”

Hocam haklısın, diye söze başladı. İlk etapta benden Belediye şirketleri için 150-155 isim istendi. Tabi önce arkadaşlarımı buralara yerleştirdim. Sonra zamanla bakarız diye düşünmüştüm.

Uzun yıllardır düşündüğüm ve hazırlıklı olduğum bir projeden söz ettim. Bu hem akademik hem de belediyenin işine yarayacak bir çalışmaydı. Tamam, çok güzel, bunu bir iki sayfalık bir özet olarak yazıp bana gönder dedi. Hazırdım zaten o akşam gönderdim. Ertesi gün İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcılarından biri arayıp davet etti. Daha önce de tanışıyorduk kendisi ile. Uzun uzun projeyi konuştuk. Nasıl formüle ederiz diye.

Ekip hazırlıkları da yapıyordum bir yandan. Böylece hem mesleğimle ilgili bir iş yapacaktım hem de İzmir için kalıcı bazı çalışmalar üretecektim. Bu fena bir yol değildi.

Hazırlıklar sürerken pandemi patlak verdi maalesef. Erteledik tabii ki. Pandemi biraz hız kestiğinde ise bu defa eşimin ağır bir ameliyatı ve tedavi süreci başladı. Artık gündemim değişmişti. O süreçte beni arayıp, geçmiş olsun dileklerini iletmişti Tunç Bey.

Pandemi nedeniyle İZFAŞ toplantıları da azalmıştı ve daha sonra da benim devamsızlığım arttı sağlık gerekçesiyle.

Çeşme Projesi patlak verdiğinde İzmir Düşünce Topluluğu içindeki çevreci arkadaşlar ile ayrıca toplantılar yapmaya başlamıştık. İbrahim Akın, Ahmet Güler ve ben komisyon çalışması yaptık. Çeşme’de bir salon toplantısı yapmaya karar verdik. Avukatlar ve Çevre mühendisleri konuşmacı olacaktı. Beni de moderatör olarak görevlendirmişlerdi. Ancak Çeşme Belediye Başkanı salon vermiyordu. Sanırım ben olmasam belki verirdi. Arkadaşlar, gidip meydanda yapalım dediler. Yok dedim, Urla’da yapalım diye öneride bulundum. Büyükşehir Urla Yerel Hizmetler Müdürü Yener Kırmızı’dan yardım istedik. Müdürlüğün salonunu verdi. Ancak salon toplantı için dar gelmişti. Katılım çok iyiydi. Daha sonra meydana da çıkıp, bir basın bildirisi okuduk. Böylece Çeşme Projesine karşı mücadeleyi başlatmış olduk.

Ancak bizi bazı sürprizler bekliyordu. Tunç Soyer ile Ekrem Oran, projeye destek mesajları vermeye başladılar. İzmir Ticaret Odasında Bakanın katılımı ile gerçekleşen toplantılarda belediyeler projenin partneri olarak görülüyorlardı. Onunla da yetinmeyip, Ekrem Oran, “bu projeye karşı çıkmak vatan hainliğidir” açıklamasını yapmıştı. Bakan ile helikoptere binip bölgeyi geziyor, otel toplantılarında samimi pozlar veriyordu.

Topluluk üyelerinden arkadaşımız (şu anda İzmir Milletvekili ve Yeşil Sol Parti eş başkanı) İbrahim Akın, Tunç Bey’den randevu almıştı. Kendisi, ben, Çoşkun Üsterci ve bir iki arkadaşın da katılımı ile Asansörde bir kahvaltıda buluştuk. Biz kaygılarımızı anlattık, dava başlatacağımızı söyledik. Tunç Bey ise, ben de karşıyım, su işine takılırlar diye bekledim ama denizden ters ozmoz ile bunu da halledeceğiz dediler gibi görüşler dile getirdi ve bir süre sonra Kılıçdaroğlu da, muhtemelen kendisinden aldığı bilgilere dayanarak, “Çok beton olmazsa destekleriz” anlamında bir açıklama yaptı.

Çeşme projesi ile Kanal İstanbul aynı şekilde ciddi bir doğa ve kent tehdidi idi. İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, bu kıyıma bayrak açmıştı ama İzmir’de aynı partinin belediye başkanları projenin patneriydiler. Onların bu vefalı tutumunu ödüllendirmek için ya da İzmirlilerin tepkisini yumuşatmak için olsa gerek, projeye bir de Atatürk köyü eklenmişti. Böylece bölgeyi rant uğruna yağmalamayı hedefleyen inşaat projesi birden Atatürkçü hüvviyet de kazanmış oluyordu.

Bu bizde hayal kırıklığına yol açtı. Baro’da toplantılar yapmaya başladık. TMMOB’nin ve EGEÇEP’in de katkıları ile dava sürecini başlattık. Odalar ve 105 sivil yurttaşın taraf olduğu dava süreci başladı. Bu 105 veya 107 kişinin yaklaşık 10 kişisi Germiyan’dan ve 5-6 kişisi de Çeşme merkezdendi ve sadece 1 kişi de Alaçatı’dandı. Geri kalanı İzmir’deki yurttaşlardan oluşuyordu. Bu da önemli bir detay. Çünkü hem Bakanlık hem Belediye, yöre halkının zaten yatkın olduğu rant beklentisine hitap ediyorlardı.

Çeşme’deki davaya ve bilirkişi keşfine İzmir’den ciddi bir katılım oldu. EGEÇEP, Sol Parti, TKP, Yeşil Sol, EMEP ve bir iki ilçeden (Konak ve Çiğli) Kent Konseyleri katılım göstermişti. Daha dar bir grupla (avukatlar, mühendisler ve davacı kişiler olarak biz) dağ tepe gezdik. Bakanlık yetkililerinin yalanlarını çürüttük.

Bu davadan önce CHP İzmir İl Yönetiminden bir arkadaşıma da ısrar etmiştim. “Taraf olsanıza, İzmir’in bundan önemli siyasi sorunu mu var, sürekli tören yaparak siyaset mi olur?” Haklısın bir konuşayım dedi. Ama CHP il ve ilçe olarak mesafeli durdu. Daha doğrusu projeye destek oldular belediyelerle birlikte.

Çeşme’de de geçen dönem benim gibi CHP’den aday adayı olan hiçbir arkadaşımız bu davaya taraf olmadı. Ne mitinglerde gördük onları ne de mahkemede. Bu da çok önemli bir detay benim için.

Bir toplantı da Çeşme’de gerçekleşti çok sonra. Kent Konseyi Başkanı Ömer Önal ve Ahmet Güler bu defa belediye başkanından salon alabildiler ve hatta benim de konuşmacı olabileceğim bir toplantı düzenlediler. O toplantıya, dönemin CHP MYK üyelerinden Orhan Sarıbal da katılacaktı. Urla’da buluşup Yener Kırmızı ile birlikte üçümüz yola koyulduk. Hem Urla’da hem de yolda bilgi verdim kendisine. Salonda iyi bir konuşma yaptı. Belediye Başkanlarından tamamen farklı mesajlar verdi. “Hazine arazileri Saray’ın değil, halkın malıdır”

İzmirli olmayan bir HDP’li vekil de toplantıya katılıp, çevrecilere destek vermişti.

Bu süreçte çok üzülmüştüm. CHP’den bir beklentim yoktu ve umudum da kalmıyordu giderek. Aynen üniversiteden koptuğum gibi parti bağım da anlamsız geliyordu. Sessiz sedasız e-devletten parti üyeliğimi bitirdim. Üye olduğum parti böyle bir projeye destek veriyorsa, orada ne işim olabilir ki diye düşündüm.

Sonrasını biliyorsunuz. Bilirkişi raporu bu projenin ciddi bir çevre sorununa yol açacağını ve sürdürülebilirlik ilkelerine, yasalara aykırı olduğunu kapsamlı bir şekilde açıklayınca, CHP Sözcüsü Faik Öztrak, karşı bir açıklama yaptı. Bu mesajı alan belediyeler, il örgütü ve milletvekilleri de iki yıl sonra, Sarayın toprak satma projesinin kötü olduğunu fark etmiş oldular. İki yıldır ne meslek odalarına ne de Baroya kulak veren belediye başkanları ve vekiller birden çevreci olmuşlardı. Ard arda mesajlar, konuşmalar geldi… Ne kadar ilginç değil mi? Siyasetin kalibresini ve karakterini gösteren güzel bir deneyim olmuştu.

Anladım ki bu yazı dizisi bitmeyecek. Daha o kadar çok anlatacak hikayem var ki. En iyisi yeterlilik vermek. Bir dolu kırgınlıklarım oldu tabi. Bunları çok öne çıkarmak istemedim. Okuyan dolaylı olarak anlar zaten. Anlattıklarım samimi düşüncelerim, gözlemlerim ve tanıklıklarım. Not düşmek istedim. Siyaset pratiğini bilmeyenler için ilginç olabilir. Çünkü burada kişiler değil tarz önemli. Dikkat ettiyseniz kişiler değişiyor ama tarz değişmiyor. Onun için de, şu anda CHP’de değişim tartışmalarını çok anlamlı bulmuyorum. Burada anlattığım kişilerle olacak bu değişim. Buna ne kadar değişim denirse. Baykal gidip, Kılıçdaroğlu geldiğinde şartlar ne kadar değiştiyse, şimdi Kılıçdaroğlu gidip bir başkası gelince o kadar değişecek. Birbirine karakter olarak benzeyen ekipler, görev devir teslimi yapacaklar.

Halen bazı arkadaşlar, hocam aday olsana ortalık boş, kalite çok düşük diyorlar. Onlara çok içtenlikle şunu söylüyorum bunca tecrübeden sonra: “Eğer 35-40 yıl öncesi koşullar olsa siyasette bana yer olabilir ve ben iyi işler yapabilirdim. Ancak son dönemlerde siyasetin içine girdiği koşullar benim gibi bir kişiyi gereksiz kılıyor. Belediye Başkanı olsaydım da sanırım beni destekleyen siyasiler ve arkadaşlar bu desteği vermekten çok pişman olurlardı. Yakında bu değişmeyecek maalesef. Benim de bekleyecek zamanım yok, şartlarım da uygun değil ve bunca tecrübeden sonra hevesim de yok artık. ”

Samimi bir şey daha söylemek istiyorum. Hayat insana, geriye sarabileceği bir film sunmuyor. Geriye baktığımda ve burada anlattıklarımdan sıkıldım. Daha doğrusu kendimden sıkıldım. Çeşme Belediye Başkanının şahsıma yönelik iftiralarını anlatmak bile istemiyorum. Çevresindeki yalaka grubunun karakteri belli zaten. Tekrar aday adayı olurum diye yapıyormuş bunu. Süleyman Soylu tarzı bir siyaset. Oysa bırakın aday olmayı ben Tunç Soyer sayesinde aday adayı bile olamamıştım daha önce anlattığım gibi. Çeşme’de siyasetin kalibresi olağanüstü düşüktü ve iki yüzlüydü. Bunun birçok nedeni var ama o konuyu pas geçeyim burada.

Başka bir açıdan ise farklı bir duyguya sahip oldum. Bunu daha etkili bir şekilde tarif edebilmek için, Zülfü Livaneli’den dinlediğim yaşanmış bir olayı anlatmak istiyorum. O da Yaşar Kemal’den dinlemiş. Yaşar Kemal yazar olmadan önce Adana’da Adliye önünde arzuhalcilik yapıyormuş. Şikayeti olan vatandaşların dertlerini yazıya döküyor ve geçimini böyle sağlıyormuş.

Günün birinde bir köylü gelmiş, şikayet dilekçesi yazdırmak istemiş. Yaşar Kemal, anlat bakalım derdin ne demiş. O da akrabalarıyla miras sorunları ya da komşuları ile tarla sınır sorunları vb. anlatmış. Bunun üzerine Yaşar Kemal köylüye, sen şimdi işin varsa çarşıya git, iki saat sonra gel, dilekçeni al demiş. Köylü bir süre sonra gelmiş. Okuma yazması olmadığı için, Yaşar Kemal ona dilekçeyi okumaya başlamış. Ama dilekçeyi okudukça köylü duygulanmış ve sonuna doğru ağlamaya başlamış. Ne oldu diye merakla sormuş Yaşar Kemal, köylü ağlayarak, “meğer bana neler yapmışlar” karşılığını vermiş.

Bu yazı dizisini yazıp, bitirmeye çalışınca benim duygu halim de aşağı yukarı buydu. Devamı var ama bu kadarı da kendime ağlamaya değer.

Bundan sonra olanaklarım el verirse, bölge sosyal tarihi ile ilgili kitaplar yazmayı sürdüreceğim. Memleketime ve atalarıma borcumu böyle ödemeyi uygun buluyorum.

Post Views: 180
Önceki yazı

GELENEKSEL HAFTA SONU MANİLERİ

Sonraki Gönderi

12 EYLÜL 1980`İ TERSYÜZ ETME!

Engin Önen

Engin Önen

Sonraki Gönderi
12 EYLÜL 1980`İ TERSYÜZ ETME!

12 EYLÜL 1980`İ TERSYÜZ ETME!

  • Çok okunanlar
  • Yorumlar
  • Son Haberler
Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Ekim 12, 2025
BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

Mart 9, 2025
Ceviz Ağacının Hafızası

Ceviz Ağacının Hafızası

Ağustos 27, 2025
Bir çakma kilise iki yoldaş…

Bir çakma kilise iki yoldaş…

Ağustos 25, 2022
Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

0
Nebati Margarinler Çağı

Nebati Margarinler Çağı

0
Pirus Generali

Pirus Generali

0
Bizden Karikatürler

Bizden Karikatürler

0
Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Güncel Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Kategorilere Gözat

  • BASINDAN
  • BİLİM TEKNOLOJİ
  • BİZDEN KARİKATÜRLER
  • ÇEVRE
  • ÇİZER
  • DÜNYA
  • EĞİTİM
  • EKONOMİ
  • GENEL
  • GEZİ
  • GÜNCEL
  • GÜNÜN SÖZÜ
  • Hafta Ortası Karikatürü
  • İMECE DER
  • KADIN
  • KİTAP TANITIM
  • KONUK YAZAR
  • KÖŞE YAZISI
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • MEDYA
  • MİZAH
  • MÜZİK
  • ÖYKÜ
  • ÖZEL HABER
  • ÖZEL RÖPORTAJ
  • POLİTİKA
  • SAĞLIK
  • ŞİİR
  • SOSYAL MEDYADAN
  • SÖZ BİZDE
  • SÖZ SİZDE
  • SPOR
  • STK
  • TURİZM
  • Uncategorized
  • YAZARLAR
  • YEREL YÖNETİMLER
  • YORUM

Son Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.

Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.