ŞAŞAL EVİAN’A KARŞI;
Çocukluğumuzda Gümüldür’e giderken, yol kenarında durup bidonlarımızı doldurduğumuz, tadı diğer sulara hiç mi hiç benzemeyen emsalsiz suyumuzun adı Şaşal. Kaynağının bulunduğu köyden alıyor adını. Uzun yıllardır özel sektör tarafından işletildi, bir süredir yeni işletmecisini bekliyordu.
Az önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin çağrısı geldi. 22 eylül sabah 10 da açılışı yapılacakmış. Yeni işletmecisi Belediyemiz olacakmış. Bu çok lezzetli Şaşal suyumuzun müşterisi hazır zaten, pazarlama sorunu olacağını hiç sanmıyorum. Ama asıl sorun İzmirli’nin Şaşal kalitesinde suyu çeşmesinden içemiyor olması. Evet İzmir’in suyu temiz, Türkiye’nin güvenle içilebilir sularından biri elbette. Fransa’da örneğin, Evian markalı, belki de dünyanın en kaliteli sayılan markası o bölgede yaşayan halkın musluklarından akıyor. Beklentim var, neden olmasın? Bu konuda biraz hızlı çalışsak nasıl olur? Yüzbinlerce turist çekiyor heryıl Evian kaynağının bulunduğu bölge. Reklam, tanıtım için bundan iyi fırsat olur mu? Musluklarımızdan böyle bir suyun aktığını hayal edin. O suyla yapılan çayın demi başkasıyla kıyaslanır mı? Emin olun bizim Şaşal, Evian’ı damak lezzeti olarak katlar gider.
Demem o ki; Şaşal kalitesinde suyu İzmir’in güzel insanlarından sakınmayın Sayın Başkan. Musluktan içelim biz o kaliteli Şaşal suyunu. Kaynağı kim işletirse işletsin. Amacımız hizmetse eğer; Halk için, halkçı belediye.

ATATÜRK ve GENÇLİK
1937 yılında bir Eylül akşamı, on genç iki sandala binmiş Florya’da neşe içerisinde geziyorlardı. Deniz kıyısındaki köşkten bir sandalın kendilerine doğru geldiğini gördüler. Bir anda konuşmaları kesilmişti. Atatürk’ün gür, ama sevecen sesi duyuldu:
– Çocuklar, eğlentiniz çok hoşuma gitti. Aranızda bulunmak istedim.
Gençler bu ani ziyaretten son derece mutlu olmuşlardı. Heyecanla hemen Atatürk’ün kürek çektiği sandalı aralarına aldılar. Üç sandal mehtaba karşı birlikte yol alıyordu.
Atatürk:
– Aferin çocuklar, Türk gençleri hem çalışmasını , hem eğlenmesini bilmelidir. Memleket sizindir. Çalışın ve eğlenin, diyor. Gençler hep bir ağızdan bütün millet gibi kendilerinin de minnettar oldukları bu güzel vatanın güzelliklerini O’nun sayesinde yaşadıklarını tekrar tekrar söyleyince, Atatürk;
– Çocuklar, diyor, ben bu inkılabı sizin babanızla, dayınızla, ananızla velhasıl bütün vatandaşlarımızla yaptım. Bu sizin hakkınız. Ancak, görüyorum ki, bana karşı güveniniz çok kuvvetli. Size bir soru soracağım:
– Yeteneksiz bir milletin başında bulunsaydım, bu inkılabı yapabilir miydim? İçlerinden Sadi adında biri hemen yanıtlıyor:
– Atam, diyor, sen yeteneksiz bir milletin başına gelemezdin. Çünkü, yeteneksiz milletten böyle şef çıkmaz! Ata, heyecanla ayağa kalkarak bu gencin elini sıkıyor ve:
– Bunu söylemenizi bekliyordum, diyor.
Atatürk, bu hikaye yaşanmadan yıllar önce “Gençliğe Hitabesinde” gençliğe ne kadar çok güvendiğini bizlere de aktarmıştı.
Ben de gençliğe, gençlere çok güveniyorum. Çünkü insanoğlu var olduğundan beri evrim yasaları ileriye doğru işler. Hayat hep iyiye evrilir. Evrimin oku zamanın okuyla aynı yöndedir, zamanı geriye alamayacağımız gibi evrimi de geri döndüremeyiz. Teyp kasedi gibi geriye saramayız. Karşıdaki güç ne kadar direnirse dirensin kazanan, iyiye yönlenen her zaman evrim olur. Kısa süreli karamsarlıklar, olumsuzluklar, geriye gidişler canımızı sıkmamalı, uzun, karanlık gecelerin sonunda hep güneş doğar, dünyamızı aydınlatır, içimizi ısıtır.
Şimdi gencecik bir İho öğrencisi, Atatürk’e hakaret etti, olmayacak bazı davranışlar sergiledi. Toplum olarak Kurucumuz’a yapılan bu hadsizlik hepimizi fazlasıyla üzdü, kızdırdı. Yakın geçmişimizdeki iktidarların kötü söylemleri, bu çocukları etkiledi. Adeta yönlendirdi, oysa “dindar nesil yetiştireceğiz” deniyordu. Değerlerini unutmuş, kuruluş ilkelerinden uzaklaşmış, bilime, fene, inanmayan bir nesil yetiştirildi. Eğitimin kalitesi bozuldu, binlerce genç Öys de sıfır puan aldı. Sıfır, yani hiç, yani yok, bomboş.
Yazık bu gençlere, yazık bu ülkenin geleceğine, yazık. Atatürk’ün gençliği nerede?
Biliyoruz ki Atatürk devrimleri de, evrim yasaları da yerinde ve gerçekliğini korumaya devam edecek.
Ne kadar zorlarlarsa zorlansınlar insanlık yeniden maymuna dönmeyecek.

MÜNAZARA – MÜNAKAŞA
İşyerinde televizyonumuz yok. Evde de bazı günler açmayı bile unutuyoruz. Birşeyler izlemek istediğimizde eskilerin münazara dedikleri şimdiki tartışma programlarına hiç bakmıyoruz bile.
Münazara deyince aklıma geldi. Ortaokulda öğrenciyken münazara gruplarına ayrılır belli bir konuyu yada düşünceyi karşılıklı olarak savunur, diğer tarafın düşüncelerini, savlarını boşa çıkarmaya uğraşırdık. Bunları yaparken kızmaz, öfkelenmez, karşı tarafı rencide edici sözler kullanmazdık. Sonuçta izleyen diğer öğrenci arkadaşlarımız iki grubu da oylar kazanan tarafı belirler, ödül olarak da alkışlardı.
Şimdi tv programlarının birçoğu şiddet içerikli. Diziler, filmler hepsinde, silah, bıçak, yumruk, tekme, vahşet, dehşet görüntüleri var. Tv tartışma programlarında asık suratlı, birbirine düşmanca bakan, kavgaya hazır, karşısındakine korku vermeye çalışan, öfkeli, hiddetli birsürü adam akşamları ekranları kaplıyor. İzlendiğini sanıyorum bu programların, yoksa uzun yıllardır ekranda, kalamazlardı.
Bir Dr dostumuz diyor ki; “ Atalarımız boşuna dememiş, keskin sirke küpüne zarar” Bu konu inanın kolestrolden daha önemli, kolestrolün değerini etkiliyor. Mutsuz, huzusuz, kendini tehlikede hisseden bir beden uzun yaşayamaz, hücrelerini imha eder. Tv lerden sürekli öfke pompalanmasını reddediyorum. Bu konuda birleyler yapmalı. Sağlığın tanımı; Bir kimsenin yalnızca hastalık sahibi olmaması değil, kendini biyolojik, psikolojik, sosyal yönden iyi hissetmesidir. Sağlıkta herşey ilaç veya beslenme değildir.”
Uzun yıllardır sürekli “ Posta koyan, öfke kusan, racon kesen, “ ekran tipleri tüm halkımıza “Rol model” oldular, televizyon ekranlarında, olmayı da sürdürüyorlar.
Yettiniz artık, bu seviyeyi yükseltmek gerek. Münazara eski bir söz ve Türkçe değil, ama tartışma sözcüğünün içeriği artık kavga- döğüş görüntüsünü anımsatıyor. Belki de münazara günlerindeki tartışmaların, hoşgörüsünü özlüyoruz. Münakaşadan bıktık.















