sozbizde.com
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
sozbizde.com
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
Ana sayfa YAZARLAR

DELİ AHTAPOT

Ali Dizdar Ekleyen Ali Dizdar
Aralık 6, 2023
in YAZARLAR
0
DELİ AHTAPOT
0
Paylaş
2
Gösterim
Share on FacebookShare on Twitter

Deli tanımlamasını; Kullanılmaya uygun olmayan, yabani cins, verimkâr olmayan ya da yenmeyen ürünler için kullanırız. Deli zeytin, deli sünger gibi deli ahtapot da bu tanımlamaya girer, Ahtapot “OCTOPUS” ismi ise Yunancadan alınmadır. Ya da Yunanlıların söylediği gibi OHTOPODİ, söylendiği gibi yazıyorum: ‘Ohto (sekiz) Podi (bacak)’. Sekiz bacak olarak isim vermişler. Bilindiği üzere ahtapotların sekiz bacağı vardır. 300 türü bulunan kafadan bacaklılar familyasına dahil olan 150 türünün olduğu söylenen ahtapotlardan Bodrum kıyılarında iki türüne rastlardık, “AHTAPOT” ve DELİ AHTAPOT” Ahtapot dediğimiz, bildiğimiz satın alıp yediğimiz ahtapot. Deli ahtapot ise çok nadir rastlanan normalden ince ve uzun bacakları olan çok sümüksü bir bedene sahip bir ahtapot türüydü, “Aaaa yenmez bu” diye bildiğimizden avlanmazdı. Günümüzde artık rastlamıyoruz. Benim öykümdeki deli ahtapot ise bu tanımladığım deli ahtapot olanından değil, normal ahtapotun delirmiş olanıydı.

Ahtapotçu Arif ŞENOL                           fotoğraf….. Ali DİZDAR

Bodrum’un bir balıkçı ve süngerci kasabası olduğu zamanlarda toplanan süngerleri genellikle Yunan tüccarlar gelir alırlardı ve diğer ülkelere onlar pazarlarlardı. Bu simsarlardan bir türlü kurtulamadık. Hatta niye bunu biz kendimiz pazarlamıyoruz diye işe girişenler dönüp dolaşıp malını yine Yunan simsarlara satıyorlarmış. Bu işin piyasası onların elindeymiş dolayısıyla işin kaymağını onlar yiyorlardı.

Annemler yedi kardeş idi. Annem üçüncü çocuk; annemin bir büyüğü Halil dayım gençliğe adım attığı yıllarda kendine Bodrum’da bir gelecek kurgulayamadığı için şansını İstanbul’da denemiş, başarmış ve İstanbul’a yerleşmişti. Benim gibi daha birçok akrabalarına da Bodrum’da olmayan tahsil imkânına ulaşması için kolaylıklar sağlıyordu. O zamanlar lise ve üniversite öğrenimi için büyük şehirlerde bir tanıdık, bir akraban olmalı ki ikamet imkânı bulabilesin. Bu günkü gibi yurtlar yoktu ya da kiralık bir ev tutmak akıllara bile gelmezdi. Çocuklarını okutmak isteyen varlıklı aileler komple göçer okul zamanı okulun bulunduğu ilde ikamet ederlerdi.

Halil dayım kamu kuruluşlarının, askeri birliklerin ihtiyaç duydukları malzemelerin alımı için açılan ihalelere girer; aldığı ihalelerle de ticari hayatını sürdürüyordu. Aldığı bir ihale nedeniyle yüksek miktarlı sünger ihtiyacını karşılamak için, Türkiye’nin en büyük sünger deposu olan Bodrum’dan yüksek miktarda sünger satın almış ve nakletmeden önce süngerler kurutulmaya tabi tutulmuştu. 1957-58 yılları.

Depolarda satılmayı bekleyen süngerler; nemli olduğu ve kapalı kaldığı için tarifi çok zor, alışmayana çok kötü gelen, keskin bir kokuya sahiptirler. O nedenle de pazarlanması ya da nakliyesi esnasında bu dayanılmaz kokudan mümkün olduğunca kurtulmak istenir. Bunun için de süngerler açık havada güneşte kurutulmaya bırakılır. Bu iş için evinizin bahçesi ya da terası yeterli olmaz, geniş mekâna ihtiyaç olunduğundan genellikle de liman alanından yararlanılırdı. Günün çoğunluğunda güneş gören geniş ve boş bir alan, kale duvarlarının önündeki limanın beton sahası, kullanılırdı.

Bodrum Limanı…. Sünger Kurutma                      fotoğraf….. Derviş / Yusuf Görgün arşivi

Süngerlerin temini ve kurutulması konusunda babam da dayıma yardım ediyordu. Satın alınan süngerler liman sahasında betonu üzerine serilerek kurumaya bırakılmış başına da nöbetçi olarak, hamallık da yapan babamla adaş bizim mahalleli, Girit göçmeni ahaliden Recep amca (Recep Çelikoğlu) görevlendirilmişti. Recep Amca 1.90’ın üzerinde, boylu poslu iri bir adamdı. Taşı sıksa suyunu çıkarır bir görüntü verirdi.

Ben henüz ilkokula başlamış değildim zannedersen 5-6 yaşlarındayım. Babamın meşhur bakkal dükkânı iyi çalışmakta, babamla birlikte olmayı çok istediğimden ben de dükkânda çıraklık yapmaktayım. Babam arada sırada limana serilen süngerleri kontrole gidip gelmekte, ben geri kalır mıyım kuyruğu misali ben de onun peşinden. Muhtemelen onu oldukça yavaşlatıyordum. Beni de götürmesi gerekmeyen bir yere gidecek olması ya da kuyruğundan kurtulmak istediği için babam bana “Recep amcanla beraber burada süngerleri bekleyin” diye görev verdi.

Ben görevi aldım, Recep amcayla birlikte süngerlerin başında nöbetteyim ancak belli bir zaman sonra sıkılmaya başladım. Ve rıhtımda denizi seyrederek geziniyorum. O zaman henüz fenere doğru uzanan mendireğin iç kısmındaki kıyı betonlanmış değil, aynı mendireğin dışı gibi deniz kenarı iri taşlarla döşeli ancak taşlar dışarıdaki kadar iri değil. Ben de bu irice taşların üzerinde denizi seyretmekteyim. Denizin taşları yaladığı seviyeye kadar inip çömeldim taşların arasında gezinen küçük balıkları, yengeçleri ve kıyıdaki deniz kestanelerini seyre koyuldum. O zamanlar limanın içi de dışı gibi pırıl pırıl, doğru dürüst tekne yok zaten. Biz yerlilerin ‘karadiken’ dediği deniz kestaneleri kirli denizde yaşamaz, kaçar ya da yok olur. Öyle biliriz ve deniz kestanesi gördüğümüz yerlerde gönül rahatlığı ile denize gireriz. Elbette üzerine basmamak şartıyla. 

Ben denizi seyre dalmışım. Bir  FLOOOŞŞŞŞ sesiyle üzerime doğru gelen kocaman bir ahtapot bacağı gördüm ve ani bir refleksle geri fırlayıp taşa oturdum. Hemen kıyıda, kayaların kenarında benim farkına varamadığım kocaman bir ahtapot varmış ki bana saldırı gerçekleştirdi. Hayret edilecek bir şeydi. Bu yazıyı yazarken biraz araştırdığımda ahtapotun deniz kenarında taşın üstünde duran martıyı avladığını okumuştum, suyun altından ona küçük mü göründüm ki beni gözüne kestirmişti bilemedim.

Ben şaşkınlığı atlattığımda, beni tutturamayan ahtapot hâlâ orada kaçmadan duruyordu. Ben heyecanla “Recep Amca… Recep Amca… Kocaman ahtapot var” diye bağırarak Recep Amca’ya doğru koştum. Recep Amca da beni izliyor olduğundan ne oluyor orada diye bana doğru geliyordu zaten. Ben heyecanla bana nasıl kolunu uzattığını tarif edip duruyorum.

Recep Amca “nerde o göster bakem” diyerek kollarını sıvadı. Götürdüm ahtapotu gördüğüm yere ve ahtapot hâlâ oradaydı. Recep Amca kolunu uzattığında ahtapot da Recep Amcaya kol atmıştı, bu ahtapot ne yaşıyordu anlamadım. Kaçmak yerine saldırıyordu ve dolayısıyla da yakalandı.

Yaşadığımız Kumbahçe sahilinde, diz boyu suda ayakta dineliyor olduğumuzda, bazen ahtapot gelir ayağımıza yapışırdı. Henüz güneşten yanıp esmerleşmemiş yoğurt kıvamında bir renkte olanlar daha şanslı olurdu. Ahtapot beyazı çok sever. O nedenle ahtapot avlamak için kullanılan PARANGULA dediğimiz ucunda kurşun ağırlık ve 2-3 zokalı balık oltası bulunan misinalı düzenekte, zokaların üzerine beyaz plastik parçaları bağlanır. Ahtapot da gider bu beyaz plastiklere sarılır ve zokalara yakalanır.

Beyaza meraklı ahtapot kıyı denizinde gördüğü beyaz ayaklarımıza yapışırdı. Henüz ahtapot ile tanışmayanlar bilhassa turistler feryat figan ortalığı ayağa kaldırır ancak bizler ayağa yapışmış ahtopotla birlikte kıyıya çıkar ahtapot yakalamış olurduk. Böyle olaylar sık sık olurdu ancak böyle saldıranını duymamıştım. Deli mi ne?

Recep Amca yakaladığı koca ahtapotu hemen oradaki kayalar üzerinde önce çarptı, sonra sürttü ve bana verdi “Al bakalım bu ahtapot senin hakkın, bunu eve götür” dedi. Koca ahtapot belki dört beş kilo. “Nasıl götürücem” dedim. “Elini yumruk yap ve kaldır yukarıya” dedi. Öyle yaptım, ahtapotu kafasından yumruğuma astı ve “Böyle götür” dedi. Ben ahtapot yakalamış cengâver edasıyla yola koyuldum ancak biraz yürüdükten sonra kolum yorulmaya başladı. Dirseğimi bedenime yapıştırıp yumruk yukarda diğer elimle de bileğimden tutup destekleyerek ahtapotun bacakları yere sürte sürte eve gittim. 

Bizler turizmi yanlış yorumladığımız günlere kadar, yakaladığımız ahtapotları hemen oradaki kıyıda büyükçe bir kaya üzerinde çarpar, sürter pişirilmeye hazır hale getirir ve öylece eve götürürdük. Ahtapot yakaladığımızda genellikle yaz günü denize giriyor olduğumuzdan, çarpıp sürtme esnasında üstümüze sıçrayan ahtapot sularından denize girerek arınırdık. Yoksa üzerine sıçrayan ahtapot suları çok keskin bir leş kokusu bırakır.

Çarpılma esnasında eti yumuşar daha çabuk pişer ve taşa sürtülme ile deri üzerindeki tuzlu, boyar maddeler ve sümüksü tabakalardan arındığı için de daha lezzetli olur. Günümüzde balıkçılara gelen üstünkörü işlem görmüş ya da işlem görmemiş ahtapotlar eski merdaneli çamaşır makinelerinde işleme tabi tutulurlar, ancak gereği gibi olamadığından eski lezzetlere maalesef ulaşamıyoruz.

Eskilerde kurutulmuş ahtapotlarımızın tadına doyum olmazdı. Yine böyle yakalanmış iri ahtapotlar çarpılıp sürtüldükten sonra, kızgın yaz güneşini gören, kedinin ulaşamayacağı yüksekçe bir duvara İsa misali kollarından çiviyle çakılır birkaç gün kurutularak iyice sertleştikten sonra, yağlı kağıtlara sarılarak muhafaza edilirdi. Yunan adalarındaki küçük sahil beldelerinde kurutulmak için çamaşır iplerine asılmışını görebilirsiniz. Gerektiğinde kömür üzerinde ya da hafif ateşte yumuşatılarak yenir, lezzet fırtınası yaratan tadıyla mest ederdi. Elbette rakının yanına meze olur.

Adalardan ahtapot kurutma                                                                       fotoğraf….. Anonim

Kurutulmuş ahtapot, kurutulmuş balık, isli balık, lakerda, Çanakkale’den getirtilen tenekelerde tuzlanmış Sardalye, Dalyan’dan gelen kefal havyarı ve daha birçoğu….

Kötü davrandığımız için denizi hızla kirletiyoruz, avlanma stratejilerimizin yanlışlığından deniz ürünlerindeki aşırı azalma, gereksiz nüfus artışı ve politik yanlışlıklarla alım gücümüzün azalmaları nedenleriyle artık çoğundan vazgeçtik, ahtapotları da soframızda göremez olduk. Ulaşılamayan ürünü pişirmeyi bilen de azaldığından, artık Bodrum’da bile ahtapotun tadına bakamadan göçüp gidenlerimiz oluyordur.

Fırında ahtapot nasıl pişirilir, onu da anlatacaktım ancak daha fazla ağzınızı sulandırmayayım.

Saygılarımla Ali Dizdar

Post Views: 337
Önceki yazı

Mustafa YILDIZ’dan….

Sonraki Gönderi

Rahman Çalışkan arkadaşım…

Ali Dizdar

Ali Dizdar

Sonraki Gönderi
Rahman Çalışkan arkadaşım…

Rahman Çalışkan arkadaşım…

  • Çok okunanlar
  • Yorumlar
  • Son Haberler
Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Ekim 12, 2025
BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

Mart 9, 2025
Ceviz Ağacının Hafızası

Ceviz Ağacının Hafızası

Ağustos 27, 2025
Bir çakma kilise iki yoldaş…

Bir çakma kilise iki yoldaş…

Ağustos 25, 2022
Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

0
Nebati Margarinler Çağı

Nebati Margarinler Çağı

0
Pirus Generali

Pirus Generali

0
Bizden Karikatürler

Bizden Karikatürler

0
Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Güncel Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Kategorilere Gözat

  • BASINDAN
  • BİLİM TEKNOLOJİ
  • BİZDEN KARİKATÜRLER
  • ÇEVRE
  • ÇİZER
  • DÜNYA
  • EĞİTİM
  • EKONOMİ
  • GENEL
  • GEZİ
  • GÜNCEL
  • GÜNÜN SÖZÜ
  • Hafta Ortası Karikatürü
  • İMECE DER
  • KADIN
  • KİTAP TANITIM
  • KONUK YAZAR
  • KÖŞE YAZISI
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • MEDYA
  • MİZAH
  • MÜZİK
  • ÖYKÜ
  • ÖZEL HABER
  • ÖZEL RÖPORTAJ
  • POLİTİKA
  • SAĞLIK
  • ŞİİR
  • SOSYAL MEDYADAN
  • SÖZ BİZDE
  • SÖZ SİZDE
  • SPOR
  • STK
  • TURİZM
  • Uncategorized
  • YAZARLAR
  • YEREL YÖNETİMLER
  • YORUM

Son Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.

Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.