sozbizde.com
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
sozbizde.com
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
Ana sayfa YAZARLAR

Jiletin Kestiği Tebessüm

Seyfi Elçiboğa Ekleyen Seyfi Elçiboğa
Haziran 6, 2024
in YAZARLAR
0
Jiletin Kestiği Tebessüm
0
Paylaş
1
Gösterim
Share on FacebookShare on Twitter

Aynanın karşısına geçmiş dudağımın üzerini hadsizce örten esmer tüyleri izliyordum. İşaret parmağımla okşadım. Çocukluğum, avucumda pıt pıt kalbi atan, azıcık elimi gevşetsem uçup gidecek ürkek bir muhabbet kuşu olup burnumla üst dudağımın arasına konmuştu. Muhabbet kuşunu sever gibi dudağımın üst bölgesinde parmağımı gezdirdim. O esmer tüyleri sevdim, sevdim…

Hangi çocuk bayılarak izlemez ki? Her çocuk gibi ben de babamın tıraş oluşunu keyifle seyrederdim. Havlu ve ayna getirmeyi vazife edinmiştim. Babamın jileti dört köşe usturaya yerleştirişi, fırçayı suya batırıp sabunla iyice köpürterek köpüğü sakala fırçayla yayışı, favorilerinden başlayarak sakalını jiletle kazıyışı, cırt cırt ederek kazınan sakalın su tasında silkelenişi, kolonyayla yüzünü yakışı, kanayan kesikleri gazete kağıdıyla kapayışı… Her anı dini bir faaliyetmişçesine aklıma kazındı. Her defasında kendi tıraş oluşumu düşleyerek keyifle, gururla seyreyledim.

Abim bir gün bana: “Tüylerine sakın jilet vurma, yoksa benim gibi bıyığın olur!” demişti. Derler ya bıyığın varsa artık çocuk sayılmazsın. Öyle miydi gerçekten? Üstü başı motor yağıyla kararmış, ustasına 20-21 anahtar uzatan Ahmet’in bıyıkları yoktu ki. Un taşıyan Aziz’in, koyun güden Cemal’in, harç karan Mehmet’in bıyıkları yoktu. Benim bıyıklarım neden olsun ki?

Sabahın dördünde uykuyla vedalaşırdım. Beni her gün uyandırmak için o saatte ayaklanan anamın derdi ne olaydı? Bir ana henüz oyun çağındaki evladını zifiri karanlıkta tek başına sokağa niçin salardı? Çakı gibi ayağa dikilen, dualarla uğurlanan o evlat büyümek için bedeninin en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde sabah uykusundan hangi sebeple mahrum bırakılırdı? Çaresizlikten.

Tatlıcı Mahsum’un dükkanı birkaç sokak aşağımızdaydı. Oraya on dakikada varır, beraberimde getirdiğim tepsimi kaldırıma, dükkan kapısının önüne yakın koyar, geçip kenarda otururdum. Gelen her çocuk aynısını yapar, bu şekilde sırayla tatlı alma düzeni kurulurdu. Tepsiyi ilk bırakan daima ben olurdum. Çünkü tatlısını en erken satıp bitirmek isteyen tepsisini dükkanın önüne ilk bırakan olmalıydı. Çocuklar arasında mertebe atlamanın da yolu buradan geçerdi.

Dükkan önünde gürültü yapmadan bekleşirdik. Önümüzden, sabah namazını kıldırmaya giderken her sabah esneyerek ve de sallanarak yürüyen cami imamı geçerdi. Verdiği selama askeri nizamda “aleyküm selam” diye karşılık verir, yanımızdan uzaklaşınca ardı sıra gülüşürdük.

Mahsum abinin evi aşağı mahalledeydi. O da bizim gibi iş yerine yürüyerek gider gelirdi. Geciktiği de olurdu. O zaman aramızdan iki kişi gönüllü olup evine kadar giderek Mahsum abiyi uykusundan uyandırırlardı. Dükkana gelişiyle beraber canlanırdık. Herkes işin bir ucundan tutarak ona yardımcı olurdu. Aramızdan kıdemliler hamur hazırlarken, öbürleri ocağı yakar, şırayı taşır, zerzevatı yıkarlardı. Az konuşan, nadiren sinirlenen Mahsum abi; bizlere iyi davranır, başımızı okşar, bizleri şakalaşarak severdi. Biz de onu en az yaptığı tatlılar kadar çok severdik.

Halka tatlı, bakır tulumbayla sıkılan hamurun ustalıkla kaynayan yağ kazanına sıkılmasıyla yapılırdı. Bakır şişlerle yağ üzerinde yüzen halkalar ters çevrilir, kızaranlar şıra kazanına bandırılırdı. Mahsum abi, iki türlü tatlı yapardı. Bizim satmamız için yaptığı tek sarım halka tatlılar şıraya bastırılıp hemen çıkartıldığı için tat olarak lokma gibi az tatlı olurdu. Ancak hafif olduğu için tane sayısı artar, biz de ödediğimiz ücretin iki üç kat kârına satardık. Diğeri ise uzayıp giden sarmalıyla nispeten daha kalın ve şırada uzun süre bekletildiği için, hem çok tatlı hem de çok lezzetli olan gerçek halka tatlıydı. Ağzımızın suyu akarak o tatlının şıra kazanında dibe çökmesini izlerdik. Hayal neydi, ne için düşlenirdi? Hayal, ileride bir gün zengin olup o tatlıdan doya doya yiyebilmekti.

Sabah saat altı civarı omzumda bir kilogramlık tatlı tepsisiyle dışarı fırlardım. Sesimi saate göre yükseltirdim. Çığırmanın da bir âdâbı vardı. “Tatlı var, taaatlıııı!” diye bağırmak ayıplanırdı. Pek kibar bulunurdu. Az çirkef olmak istenirdi. Sanki ne sattığımız anlaşılmasın diye ağzımızı iyice gevretirdik. Makbul olan “Daaatli var, daaatliiii!” diye çığırmaktı. Tatlı satan çocuklar örtülü bir anlaşma yapmışçasına birbirinin satış yaptığı sokaklara girmezlerdi. Herkesin satış yaptığı sokaklar sessiz sedasız bölüşülmüştü. Adalet neydi, nasıl kurulurdu? Adalet, tatlı satan çocukların bir kez olsun kavga etmeden kendi nasibini yiyebilmesiydi.

Daimi müşterilerim vardı. Para üstü almak istemeyen cömert insanlar olurdu. Mesela tatlıyı pek seven tonton bir teyze vardı, her seferinde beşer altışar adet halka tatlı alırdı, neşelenirdim. Bir de parasız çocuklar olurdu etrafımda toplaşan, onlarsa endişe kaynağıydı. Beleş almak isterlerdi. Hepsi bir yana asabi, saldırgan kişiler diğer yana. Bir keresinde adamın biri sesimden rahatsız olup bana terlik fırlatmıştı. O sokak, müşteri kaynıyordu. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. O sokaktan vazgeçemezdim, vazgeçmedim de. Sokağa girip o eve yaklaştığımda artık mecburen sesimi kısıyordum. Buna rağmen adam rahatsız olmuş, ikinci kattaki evinin penceresinden bana parmak sallayıp tehdit savurmuştu. Korkmuştum. Son halka tatlı satılıp tepsi boşalıncaya dek artık huzurum kalmamıştı.

Sokaklarda tatlı sattığım saatlerde insanlar uyanmaya başlar, evlerde kahvaltı sofraları kurulurdu. Sabahın tenhalığında çay bardaklarına düşürülen çay kaşığının çıkardığı çin çin ses var ya; işte o çay kaşığının bardağa çarparken çıkardığı ses aklımı alırdı. Huzur neydi, nasıl olurdu? Huzur, bir an evvel tatlımı satıp, evimde kardeşlerimle birlikte yenecek o kahvaltı sofrasına yetişebilmekti.

Eve döndüğümde her daim beni bekleyen tandır ekmeği, zeytin, peynir ve çaydan ibaret kahvaltıyı yapıp sırtıma aldığım boya sandığını kaparak çarşıya yürürdüm. Ayakkabı boyacılığı ikinci mesleğimdi. Boya sandığımda badem yağı, Murat boya ve cila ile üç adet fırçam vardı. “Ayna gibi boyarııım!” diye dolaşıp gözüme kestirdiğim insanlara terlik uzatıp “Boyayayım mı abi?” diye soruyordum. Çok boyacı vardı. Oysa üç beş ayakkabı boyasam bana yeterdi. Kışın yağmurda çamurlanan ayakkabıları temizlemek de dertti ama en dertlisi ayakkabıları kurulamaktı. Zemheride ayakkabıları avuçlayıp hohlayarak kurutmaya çalışırdım. Titreyerek boya yapardım. Çok soğuk günlerde yağ tenekesinde tahta yakıp ayakkabıları kurutmaya gayret ederdim. Bu arada ısınmış olurdum. Tebessüm neydi, nasıl olurdu? Tebessüm, ayakkabısını boyadığın bir insanın ayakkabısının boyanmış halini gördüğünde yüzünde beliren memnuniyetti.

Anam beni tembihlerdi. Kazandığım parayla, yettiğince, şimdilerde kimsenin yemediği koyun akciğeri satın alırdım. O akciğerler tencerede kaynatılır, ardından tavada kızartılıp pilava karıştırılırdı. Pek lezzetli olduğu söylenemez ama en azından evimizde et pişmiş olurdu.

Okulda öğleciydim. İş dönüşü ellerimi deterjanla ovsam da kâr etmezdi, öyle bırakır biraz da vazelin sürerdim. Çift ütü attığım giyitlerimi giyer, okula öyle giderdim. Okul benim dinlence evimdi. Kendimi en iyi hissettiğim yerdi. Kendimi ifade edebildiğim, esmer tüylerimin yetişkin gibi davranmaya itmediği istirahatgâhımdı. Dersler kolay gelirdi, dinlemeye doyamazdım. Bitmesin isterdim. Istırap neydi, nasıl olurdu? Istırap, zemheriden ötürü çatlamış, o çatlaklarına kan pıhtısı dolmuş, üstelik siyah ve kahverengi boyayla kararmış ellerimi tırnak kontrolü yapan öğretmene uzatırken başımı önüme eğip görünmez olmayı dilediğim o saniyelerdi.

Coğrafyamızın bize sunduğu konfor bu kadardı. Bugün tarlada biber toplayan çocuk da benim, fırında ekmeği poşetleyen çocuk da ben! Sırtında sandığıyla ayakkabı boyayan, simit satan çocuk var ya o da benim, ben! O çocukların hayali, huzuru, sıkıntıları ve tebessümü var ya; işte o da hepimizin boynuna asılı ağır, fakat tek kelimelik bir dilektir: Hissedin! Çocukları kalbinizle hissedin!

12/09/2020 Seyfi Elçiboğa

Post Views: 441
Önceki yazı

Gelecek kuşaklar orman yok demesin!

Sonraki Gönderi

AŞK İLANI

Seyfi Elçiboğa

Seyfi Elçiboğa

Sonraki Gönderi
AŞK İLANI

AŞK İLANI

  • Çok okunanlar
  • Yorumlar
  • Son Haberler
Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Ekim 12, 2025
BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

Mart 9, 2025
Ceviz Ağacının Hafızası

Ceviz Ağacının Hafızası

Ağustos 27, 2025
Bir çakma kilise iki yoldaş…

Bir çakma kilise iki yoldaş…

Ağustos 25, 2022
Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

0
Nebati Margarinler Çağı

Nebati Margarinler Çağı

0
Pirus Generali

Pirus Generali

0
Bizden Karikatürler

Bizden Karikatürler

0
Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Güncel Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Kategorilere Gözat

  • BASINDAN
  • BİLİM TEKNOLOJİ
  • BİZDEN KARİKATÜRLER
  • ÇEVRE
  • ÇİZER
  • DÜNYA
  • EĞİTİM
  • EKONOMİ
  • GENEL
  • GEZİ
  • GÜNCEL
  • GÜNÜN SÖZÜ
  • Hafta Ortası Karikatürü
  • İMECE DER
  • KADIN
  • KİTAP TANITIM
  • KONUK YAZAR
  • KÖŞE YAZISI
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • MEDYA
  • MİZAH
  • MÜZİK
  • ÖYKÜ
  • ÖZEL HABER
  • ÖZEL RÖPORTAJ
  • POLİTİKA
  • SAĞLIK
  • ŞİİR
  • SOSYAL MEDYADAN
  • SÖZ BİZDE
  • SÖZ SİZDE
  • SPOR
  • STK
  • TURİZM
  • Uncategorized
  • YAZARLAR
  • YEREL YÖNETİMLER
  • YORUM

Son Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.

Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.