Fetullah Gülen, on yıl önce ölseydi, Türkiye’de milli yas ilan edilirdi.
Bir ay önce Öcalan, Meclis’te konuşsun diyen olsaydı, şu anda bölücülük ve terörü övmekten hapisteydi.
…
Öcalan’ın Meclis’te konuşma yapmasını öneren Bahçeli, ertesi gün mafya şefleri Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz ile kol kola fotoğraf paylaştı.
Kürşat Yılmaz, Bahçeli’ye koşulsuz destek açıklamakla yetinmeyip, “Gerekirse can alırız, can veririz” dedi.
Hepsi suç. Hem bu haliyle (yeni bir yasal düzenleme olmadan) Öcalan’ın Meclis’e gelmesi suç hem de mafya liderlerinin aleni olarak şiddet çağrıları hukukun geçerli olduğu hiçbir ülkede kabul edilemez.
…
HAVA KURŞUN GİBİ AĞIR…
Öyle hızlı değişiyor ki gündem, her yeni güne yenisiyle uyanıyoruz. Ama giderek daha karmaşık, daha inanılmaz ve daha farklı meseleler ile meşgul oluyoruz. Aslında son birkaç ay içinde yaşadığımız gündemin temposu normal bir ülkede rastlanamayacak özellikler içeriyor.
Dolayısıyla bu koşullarda, Türkiye’deki siyasal gündemi geleneksel siyaset bilimi ve sosyoloji kavramaları ile açıklamak zorlaşıyor. Normal olanın ölçüsü silikleşiyor giderek. Normal ile anormal olan çok kolay birbirinin yerine geçebiliyor. Ya da normal olan etkisiz kalıyor.
Bir ay önce bu ülkenin kamuoyunda Narin Cinayeti soruşturmasında ve Sinan Ateş suikastı mahkemesinde yaşanan adli fiyaskoları konuşuyorduk. Özgür Özel ile yumuşama diyaloğu ve Ekrem İmamoğlu’nun siyasi yasaklı konuma düşüp düşmeyeceği en önde gelen gündem maddeleri idi.
Geçim sıkıntısı ve emeklilerin dramı ile birlikte bunların hepsi Cumhur İttifakı aleyhine bir kamuoyu oluşumuna katkı yapıyordu. Bu nedenle Bahçeli’nin Meclis’te DEM yöneticilerine uzanan eli, Cumhur İttifakını kutbun diğer ucundakilerle genişletmek hamlesi olarak algılandı.
Ancak Bahçeli’nin adeta iktidar sözcüsü gibi davranıp, ard arda yaptığı baş döndürücü hamleler, büyük resmin oldukça derin bir boyutunun olduğunu ortaya koyuyordu.
Burada tutarlılık aramak anlamsız. Dün bunu diyordu bugün neler yapıyor eleştirisi profesyonel siyasette dikkate değer bir konu değildir. Bazen de bu tutarsızlık, pratik bir zorunluluk olabilir.
Ancak bu kadar sürede ve bu kadar radikal dönüşümler ister istemez, bugüne kadar yaptığımız değerlendirmelerden farklı bir bakış açısını zorunlu kılmaktadır. Meydanlarda urgan atan Bahçeli, aslında idam cezasını kaldıran düzenlemeye de imza atan kişiydi. Bunda sorun yok. Çünkü ABD, PKK lideri Öcalan’ı bu koşulla teslim etmişti.
Sorun nerede biliyor musunuz? Güney Doğu sınırlarımız dışında, İsrail öncülüğünde devam eden savaşın neden olacağı dönüşümlerden Türkiye’nin nasıl etkileneceği ile ilgili ciddi bir durum var. Ve burada akıl yürütme dışında bilmediğimiz pek çok faktörün devrede olduğu da anlaşılıyor. Öcalan’ın teslim eden ABD, bu defa bu bölgede sınırları değiştirme ve yeni devlet kurma konusunda kararlı gözüküyor.
Bu, bizim dış değil iç dinamiğimiz doğal olarak. Kırk yıldır tarafların şiddet yoluyla mücadeleyi tercih ettiği bu süreç sonucunda, bu kırk yıl içinde belli bir konum elde etmiş ve konjonktürün etkisiyle de avantajlı konuma gelen PKK’ya silah bırakın ve de bunu tek taraflı ve koşulsuz yapın demek, ne kadar gerçekçi bir öneri olabilir?
Legal siyaset yapan Selahattin Demirtaş’ın sekiz yıldır hapiste tutan iktidar, terör örgütü olduğunu kabul ettiği ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan Öcalan’a el uzatıyor. Bu olmayacak bir iş midir, tabii ki hayır. Çünkü PKK, DEM ve Kandil üçgeninde Öcalan, hiyerarşini en üstünde yer almaktadır. Bunu bildikleri için dört yıldır tecrit uygulanan Öcalan’ın Meclise davet edilmesinden önce, Demirtaş gibi, yasal düzlemde siyaset yapanların mağduriyetleri neden hiç gündeme gelmemektedir?
İmamoğlu’na karşı Özel’i tercih eden Bahçeli, Kürt meselesinde de Demirtaş yerine Öcalan’ı tercih etti. Oysa ki, meşruiyet peşindeysek ve sorun çözme niyetimiz var ise, AHİM tarafından da serbest bırakılması gereken Demirtaş ve Gezi tutsakları ile işe başlamak daha doğru olmaz mıydı? Yani ilk basamak böyle olması daha kabul gören bir tercih olabilirdi. Ama eline silah almayanlar terörist olarak itham edilirken, Türkiye ve Avrupa’da terör örgütü olarak kabul edilen PKK ile pazarlık başladı.
Bahçeli’nin, “Öcalan gelsin Meclis’te terör örgütünü tasfiye ettim diye haykırsın” sözleri üzerinde 24 saat geçmeden, PKK, Ankara’da terör eylemi ile cevap verdi bu sözlere.
Belli ki iktidar, bu konuda oldukça sıkışmış durumda. Ne normal ne de tutarlılık peşinde. Bir panik havasıdır gidiyor. Buna neden olan bazı gerçekleri olaylar geliştikçe öğreneceğiz.
…
HOCA EFENDİ’DEN FETÖ TERÖR ÖRGÜTÜ’NE!
Önce camii cemaatinde başladı hikaye. Giderek takipçileri arttı. Dönem dini, ve etnik kimliklerin yükseliş dönemiydi. Cumhuriyet modernitesi ve sosyalizm düşüncesi etkisizleşiyordu.
Cumhuriyetin Tek Parti döneminde yeraltına inen tarikatlar, DP ve Menderes dönemiyle tekrar aleni hale gelmekle kalmamış, iktidar ile ortaklıklar kurmaya başlamıştı. Osmanlı’dan beri bu ilişki böyleydi. Bektaşi Tarikatı ile anlaşamayan 2. Mahmut bu tarikata savaş açmış ama yerini Nakşi Tarikatı’na devretmişti.
Yani Cumhuriyetin erken dönemi dışında Devlet ve Tarikatlar arasında hep bir bağlantı ve işbirliği olmuştur. Nurcular, Süleymancılar, Nakşibendiciler, Menzilciler..vs…
Erbakan’ın başbakanlığı döneminde aleni bir şekilde yüceltilen tarikatlar, devlet katında itibar görmeye başladı. Çünkü onlar sadece ideolojik bir aygıt değil aynı zamanda oy deposu idi.
Öte yandan dini tarikatlar, her ne kadar öte dünyaya ilişkin bir söylem yürütseler de, müritlerine ve taraftarlarına bu dünya nimetleri konusunda da yarar/çıkar sağlıyorlardı. Bu yarar miktarı tarikatların devlet ile olan ilişkileri ve iktidar güçleri oranında değişiyordu.
Çağımız tarikatları, önemli oranda sermaye ve mal mülk ediniyor, okullar, hastaneler, yurtlar açıyorlardı. Devlet kadrolarına yerleşme düzeyine göre taraftarlarına ayrıcalıklar, torpiller sağlıyor ve hatta FETÖ örneğinde olduğu gibi sınav sorularını bile çalıyorlardı.
Tarikatların sağladığı olanaklar, siyasal İslamcı AKP iktidarı döneminde doruğa ulaştı. Bu sayede adeta FETÖ örgütü adeta iktidar ortağı da olmuştu. Bunun itirafı, “Ne istediler de vermedik” cümlesi ile dile getirildi. Kadro, kaynak, ihale vs.
İşin çok farklı boyutları var aslında. Bir tarafı, ulusalcılık ve sosyalizmin gerilediği bir dönemde insanların sığınacak bir kolektif kimlik arayışlarıdır. İslam, Kürtlük, Alevilik vs. Ancak öte yandan bu kimlikler etrafında oluşan dayanışmaların pek çok alanda, sendika ve meslek örgütü dayanışmasına göre daha kolay ve daha hızlı sonuç vermesidir.
Öte yandan salya sümük ağlayan ve cehaleti her konuşması ile ortada olan bir adam nasıl olur da bunca kitleyi etrafında toplar sorusu, bu çağa uygun bir soru değildir. Bu çağ, akıl ve rasyonalite çağı değildir. Yoksa Trump’ın ne işi var ABD başkanlığında. Nasıl olur da Erdoğan 22 yıldır bu ülkede mutlak iktidar olabilir? Bunun rasyonelite ile ilişkisi yok.
Hadi çocuğuna iş bulmak isteyen, yurtta bedava yararlanan, okullarında bursla çocuğunu okutanları anlamak bir nebze mümkün. Hatta bu mekanizmayı Köy Enstitüleri’ne de benzetmek olanaklı. Yoksul ve köylü çocukları alıp okullarda eğitmek ve meslek sahibi yapmak. Hem de misyoner kazanmak. Birinde İslam ideolojisi için diğerinde Cumhuriyet için.
Bir başka açıdan bakınca bunca gazeteci, akademisyen ve aydının Gülen’in peşinde ne işi olabilir ki? Rektör atamalarında çok etkiliydiler mesela. Bu bile bazı profesörlerin FETÖ’cü olmasına yetiyordu. Çok dramatik olan görüntülerden biri de bir süre önce türbanlı kız öğrencileri derslere ve sınavlara almaya karşı çıkan bazı Kemalist akademisyenlerin bile bu FETÖ’cü rektörlerin destekçisi oluvermesiydi.
FETÖ örgütü, okulları, hastaneleri, dershaneleri, medya şirketleri ve daha birçok alanda büyük güç oldu. Ordu ve Emniyet dahil birçok devlet kurumunda da iktidarın ortağı haline geldi. İktidarı paylaşma konusunda sorun yaşanınca da darbeye kalkıştı.
Tabii ki, FETÖ örneğindeki bir güç oluşumunu sadece AKP iktidarının desteği ile açıklamak zor. Bu işin uluslararası boyutu da var şüphesiz. ABD ve CİA’in referansları ile dünyanın birçok yerinde faaliyet gösterdiği gibi, uzun yılardır merkezini Amerikaya taşımış olması da tesadüf olmaz.
…














