Köşe yazısı yazmak kolay iş değil. Hele ki memleketin gündemi her gün değişirken, ne yazsan bir yere çarpıyor. Geçtiğimiz günlerde köşem için bir şeyler karalamaya niyetlendim. Haberlerde kadın doğumla ilgili bir mesele dönüyordu, ben de gayri ihtiyari kaleme sarıldım. Yazı bitti ama içime ağır geldi.
Tecrübeli bir gazeteci dostuma gönderdim. Beş dakika geçmeden aradı:
— Abim, sen içeri mi girmeyi düşünüyorsun?
— Hayırdır? dedim.
— Bu yazdıkların Ankara’yı kızdırır. Çocukların küçük, başını belaya sokma. Bak, sana bir fikir vereyim bunu yaz. Yüz binlerce insanımızı kaybettiğimiz depremleri kimse konuşmuyor. Sen en iyisi bu hafta o konuya değin.
Gece boyunca düşündüm. Sabah da İstanbul sallandı. Neyse ki can kaybı olmadı ama benim yazı da çöpe gitti.
Günün devamında İzmir Fuarı’nda imza etkinliğim vardı. Okurlarla güzel vakit geçirdik, birkaç dostla da sohbet etme fırsatım oldu. O sohbetlerde, birkaç hafta önce yazdığım bir yazı gündeme geldi. Meğer o yazıyla ilgili bilmediğim ne hikâyeler varmış! Duyduklarım karşısında küçük dilimi yutacaktım neredeyse.
“Tamam,” dedim, “Bu hafta bunun üstüne yazayım.”
Yazdım, gönderdim bana o bilmediklerimi anlatan arkadaşıma.
O da beni aradı:
— Hocam, bu yazı yayınlanırsa vallahi beni dayaktan öldürürler! Bir daha o yerlere giremem!
E, şimdi ben ne yapacağım? Yazmasam yayın yönetmeni Engin hocam üstümü çizer; yazsam başım belaya girer. Aklıma eski bir fıkra geldi, dedim ki: En iyisi bu haftalık da gülüp geçelim.
Fıkra şöyle:
Derviş bir gün berbere gitmiş,
— Saçlarımı usturaya vur, demiş.
Berber daha saçlarının yarısını almışken, içeriye zalim bir kabadayı girmiş. Gelir gelmez Derviş’in kafasına bir şaplak atıp:
— Kalk bakalım kabak kafalı, şimdi ben tıraş olacağım! demiş.
Derviş, korkudan ve kabadayının zulmünden kalkmak zorunda kalmış. Kabadayı, tıraş boyunca hakaret etmeye, “Kabak kafalı!” diye dalga geçmeye devam etmiş.
Tıraş bitmiş, kabadayı tam çıkarken yukarıdan kafasına ağır bir şey düşmüş. Kafası ikiye ayrılmış ve oracıkta can vermiş.
Herkes başına toplanmış. Berber, dönüp Dervişe:
— Derviş Efendi, bu biraz ağır bir beddua olmadı mı? demiş.
Derviş de şöyle cevap vermiş:
— Vallahi oğlum, ben beddua etmedim. Sadece dua ettim. “Allah onu da ıslah etsin,” dedim.
Ama kabağın sahibi onu affetmedi;
bu onun işi…
Ben de diyorum ki:
Bu kadar olup bitende herhalde garibin de bir sahibi vardır.
Ve ülkemin dört bir yanında yaşanan sıkıntılara, sessizliğe bazen de duyarsızlığa ses çıkarmayanlara bir selam göndereyim.
Kalemin ucunda ne varsa bazen yazamamak da yazmaktır diyorum.
Siz ne dersiniz?














