İki gemi.
Biri zarif bir yelkenli, diğeri devasa bir yük canavarı.
Aynı denizin çocukları. Aynı göğün altında süzülüyorlar Akdeniz’in tuzlu yazgısında.
Rüzgarı, tuzu, ufku paylaşıyorlar.
Ama taşıdıkları, yüklendikleri anlam kadar zıt birbirine.
Biri Madleen. 1 Haziran’da Sicilya’dan ayrıldı.
Deposu yalnızca eşya değil, insanlığın hatıralarıyla yüklüydü.
Bir kırık kalbin mendili, susuz bebekler için süt, Gazze’de bombaların arasından sağ kurtulanlar için merhem…
Bir gemiden çok, bir yakarıştı.
Bir yelken değil, bir dua gibi açılmıştı maviye.
Diğeri Vina’ydı. 4 Haziran’da Barcelona’dan çıktı yola.
Ambarında savaşın diliyle konuşan çelik vardı.
Rotası aynıydı, Doğu Akdeniz.
Ama o çelik, çocukların duvarlarını değil, bedenlerini parçalayacaktı.
Bir kent değil, bir çocukluk yıkılacaktı onunla.
Madleen’in limanlara sığmayan bir vicdanı vardı. Ama Gazze kıyıları bile ona kapandı.
Çünkü o, yaşamı taşıyordu.
Ve yaşam, bu çağın gözünde artık bir suçtu.
Vina’nın adı bile geçmedi manşetlerde.
Ama o, ölümün hamurunu yoğururcasına Mersin’e sessizce yanaştı.
Taşıdığı metal, roket başlığına dönüşecek, bir bebeğin oyuncağını değil, bedenini parçalayacaktı.
Gözler kör, diller mühürlü, vicdanlar paslıydı.
Aslında bugün sadece iki gemiye değil, bir çağın aynasına bakıyoruz.
Biri yaşamı getirdiği için engelleniyor,
Diğeri ölümü taşıdığı için elini kolunu sallayarak geçiyor.
Madleen’e yapılan zulmü kınayan Türkiye, kendi kıyısındaki Vina’ya dilsiz kalıyor.
Bu sadece iki gemi değil artık.
Biri vicdanı, diğeri cinayeti taşıyor.
Ve deniz, tüm olanları görüyor, duyuyor ama yutkunuyor.
Çünkü zamanın aynası artık suya değil, suskunluğa bakıyor.
Bazı gemiler rüzgarla, bazıları utançla yol alır.
Ama yalnızca vicdan batar bu çağda.














