Bir ülkede düşünün. Sandık kuruluyor, pusulalar basılıyor, kampanyalar yürütülüyor, seçim yapılıyor ve sonunda biri cumhurbaşkanı ilan ediliyor. Ama bunların hepsi bir formalite. Çünkü o ülkenin en güçlü koltuğu hala başka birinin gölgesinde.
İran’da Ali Hamaney, işte böyle bir gölge.
1989’dan bu yana İran’ın görünmez ama her yerde hazır olan kudreti… Adı ne pusulada geçer, ne oylarda. Ama sonuçlar onun onayıyla ilan edilir. Çünkü İran’da halk, ancak bir fakihin(fıkıh bilgini) vesayeti altında meşrudur.
1939’da Meşhed’de doğan Hamaney, klasik medrese eğitiminin ardından Humeyni’nin fikir dünyasında yetişti. Önce vaizdi, sonra mücadeleci bir din adamı. Şah’a karşı verdiği mücadeleyle devrim öncesi efsaneleşti. Devrimden sonra, rejimin sadakat testlerinden geçti. Tahran Cuma imamlığı, cephede komutanlara vaazlar, sonra da cumhurbaşkanlığı. Derken Humeyni öldü. Anayasa değiştirildi. “Taklit mercii” olmayan Hamaney, bir anda ülkenin “veli’si” oldu. Sadece lider değil, veli. Yani koruyucu, rehber, denetleyici bir baba figürü.
Ama bu baba, halkına güvenmekten çok onları denetlemeyi tercih etti.
İran’da halkın “oyuyla” seçilen meclis üyeleri bile Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin eleğinden geçmeden aday olamaz. Bu konseyin üyelerini ise doğrudan Hamaney atar. Yani İran’da demokrasi, önceden seçilmiş seçenekler arasında yapılan bir tercih illüzyonudur. Özgürlük varmış gibi görünür, ama yalnızca rejime sadık kaldığın sürece.
2009’da Yeşil Hareket yükseldiğinde, Hamaney’in nasıl bir lider olduğunu dünya gördü. Milyonlarca insan oy hilesine karşı sokaklara çıktı. Hamaney, onları “fitne” olarak tanımladı. Protestolar bastırıldı, önderleri ev hapsine alındı. 2022’de Mahsa Amini’nin ahlak polisi tarafından öldürülmesiyle sokaklar yeniden karıştı. Kadınlar saçlarını değil, korkularını örttü. Ama Hamaney yine bastırmayı seçti. Çünkü onun rejiminde adalet, itaate indirgenmiştir.
Molla rejiminin “Velayet-i Fakih” doktrini, halkı “henüz olgunlaşmamış bir çocuk” gibi görür. Dolayısıyla onların iradesi, bir fakihin rehberliğine muhtaçtır. Bu anlayışta halkın hür iradesi değil, tanrının temsilcisi olarak görülen liderin iradesi kutsaldır.
Bugün İran’da bir cumhurbaşkanı var. Masoud Pezeşkiyan. Reformist, ılımlı, halkla barışık… Ama herkes bilir ki Pezeşkiyan ancak Hamaney’in izin verdiği ölçüde reformist olabilir. Üstünde “Velayet-i Fakih” mührü vardır.
Ali Hamaney artık yaşlı. Ama sistemi genç. Onun adına karar veren kurumlar, susturulan gazeteler, korkuyla bakan üniversiteler, sokakta gözaltı yapan sivil giyimli milisler… Bunlar sadece bir kişinin değil, bir düşünce biçiminin ürünü.
Hamaney, İran’da sadece bir lider değil. O, halkın üzerine örtülen büyük bir gölge.
Ama bu gölge sadece İran’a özgü değil. Tel Aviv’de de bir başka gölge dolaşıyor. Adı Netanyahu.
Biri siyah sarıklı, diğeri mavi kravatlı. Biri Velayet-i Fakih, diğeri Siyonist “güvenlik devleti”nin bekçisi… Ama ikisi de halkının üzerine birer korku kubbesi indiriyor.
Ali Hamaney ile Benyamin Netanyahu, siyasal akrabalığın soy bağını çoktan geçmiş, korkunun gölgesinde birer ruh ikizine dönüşmüştür.
Yaşadığımız coğrafya bu tür liderleri hak ediyor mu acaba?














