Bir mezar taşına ne yazılır?
Kimisi “Ruhuna El-Fatiha” der, kimisi dua eder, kimisi de suskunluğa gömülür. Ben bugün bir mezarın başında oturmuş, ayak ucunda kazılı cümleye bakıyorum:
“Zulüm kader değildir.”
Asıl yazıldığı haliyle, Anter’in diliyle: “Zılm ne qederi.”
Taşın üstünde birkaç kelime, ama aslında bütün bir ömrün özeti. Taşa sığmış ama zamana sığmamış bir cümle.

Evet, Musa Anter’in mezarındayım. Burada bulunmamın sekizinci günü. Sağ olsun ailesi kapılarını ardına kadar açtı, ben de kendimi bir müzenin içinde değil, yaşayan bir evin içinde buldum. Onun sandalyesine oturuyorum; başımı biraz geriye yasladığımda, tam arkamda çerçevelenmiş kanlı çorabı duruyor. Kütüphanesinde kitaplarını karıştırıyor, sayfaların arasında gözlerimle değil kalbimle dolaşıyorum. Duvarlarda çocukluğundan bu yana fotoğrafları, vitrinlerde saklanan özel eşyaları… Her şey sanki sessiz ama çok canlı bir sohbete davet ediyor.
Sekiz gündür gece gündüz onunla konuşuyorum. Sorular soruyorum, cevaplarını satırlardan, resimlerden, suskunluklardan duyuyorum. Çünkü Musa Anter yalnızca bir yazar, bir aydın değil; hâlâ bizimle konuşmaya devam eden bir vicdan.
“Zulüm kader değildir.”
Bu söz, bir mezar taşında duruyor ama orada bırakılırsa taş kesilir. Oysa bu söz, yaşamak için, yankılanmak için yazıldı. Bugün bir duvar yazısında, yarın bir pankartta, bir başka gün bir çocuğun günlük defterinin kenarında belki yine karşımıza çıkacak.
Ben burada, bu taşın başında otururken düşünüyorum: Zulmün kader olmadığını bilmek yetiyor mu? Yoksa her gün yeniden söylemek, yeniden hatırlatmak mı gerekiyor?
Belki de mesele tam burada. Bu söz bir mezar taşında değil, yaşayanların dilinde, kalbinde, kaleminde oldukça hayattadır. Ve bize düşen, o sesi yalnızca duymak değil; kendi sesimize katmaktır.














