Sonunda…
Elbette sonunda bir kapı, bir pencere açılacak, oradan binlerce göz mavi gökyüzünde parlayan ışığı görecek; son söz hiç tükenmeyecek bir aşkın nefesiyle söylenecektir.
Bugün, barut kokularında binlerce masum insanın yanarken ciğerleri, onlar dünyanın gözü önünde gök kubbeyi dolduran ağıtlar yaktılar. Onlar, dayanılmaz acılar içerisinde çalınmış yarınlarına çaresizce baktılar. Birileri yumdu gözlerini olanı görmediler, görmek istemediler. Birileri kapattı kulaklarını çığlıkları duymadılar, duymak istemediler. Birileri bildiği gerçekleri söylemediler, söylemek istemediler. Onlar bu feryatları yanık bir şarkı niyetine, ne var ki biraz sonra bitecek bir hüzünle dinlediler yalnızca…
Belli ki bu sahte ağırbaşlılık onların en asil duruşuydu! Ama bundan da beteri; acıyı ruhuyla, tüm bedeniyle yaşadığı halde kendisine bunu reva görenleri hâlâ göremeyenlerin var oluşuydu.
Onlar, farkında değildiler, müşterisi bol tüccar gibi ellerini ovuşturanlara yardım ettiklerinin… Anlayamadılar yanı başında can veren çocuğunun, eşinin, kardeşinin kendi elleriyle nasıl yok edildiğini… Kendisine hüzünden başka bir şey vermeyenlere secde edercesine bağlı olduklarını anlayamadılar. Onlar, sıranın kendisine geleceği o acı günü beklediklerini bilemediler… Bir başkası gibi, kendisi olmayan vücutlarında tuhaf bir ömrü yaşadılar ne yazık ki…
Ey sevgili dost bilirsin ki;
Aşksız gönüllerin, insana her gün ağıtlar yazdırdığı bir dünya çok dardır ve murdardır. Böyle bir dünyayı bir canlıya reva görmek utançtır, ardır…
Yalanın, dolanın, talanın olmadığı; sevginin, saygının sığmadığı özgür bir dünya senin ve çocuklarının hakkıdır…
Ayaklarım olsa neye yarar ey insan!
Olmasaydın sen,
Ben sana gelemezdim…
Ey sevgili dost bilirsin ki;
Devamsız ve zamansızlığın ve bir de açlığın pençesine düştüğünde; katar katar günah ve hıyanetlerin leş kokan tütsüsü ile ucubeleşen bir yetişkine dönüşür o masum, o güzel çocuklar…
Bunu kendi eliyle yapar insan, çocuğunun ruhunu gerçek sevgiyle; bedenini gereken besinle doyuramadığı için… Bahçelerinde ağaçları, otları; kırlarında akan suları kuruttuğu için… Geçmişini dünde bırakıp, yaşadıklarını kadere sayıp geleceğini unuttuğu için…
Yazık eder doğanın doğurganlığına, çiçeğe, böceğe… Yazık eder umutlarını toprağın üzerinde bırakarak giden ana-babalarına, tüm umutları ile toprağa giren evlatlarına… Yazık eder tüm anılarına…
Bu şarkı ne eski ne de yeni
Nere gider gemi
Bozulmuşsa dümeni
Affetmesem ben
Allah bilir,
O’da affetmez seni
Vay beni beni!
Ey sevgili dost;
İçinde akan zehirli nehirleri, çakal ulumasında çağlayan şelaleleri susturup şöyle bir kendiyle yüzleşse insan… Şöyle bir doğrulsa yerinden, onulmaz yaraların ilacının kendisinde olduğunu görürdü…
Soğuk ve alabildiğince can yakıcı sıcak savaşlar yaşanıyorken bugün, bilinmeyen çağların eskiliği kadar var olan töresinin kuşatıldığını, özünden çıkartılmaya çalışıldığını görürdü.
Ey sevgili dost, unutma, dışarıdan can suyu diye taşınan suların suladığı vatan topraklarında zehirli çiçekler açtığını… Unutma, ekmeğini yediğin, suyunu içtiğin toprakların seni yarattığını.
Seni kahretmez mi çocuğunun başının senden utanıp eğildiği anlar… Biliyor musun bir olmazsa vatanda insanlar; bin bir olur, dağılır ve hayal olur yarınlar?
Bize, biz demeyi öğreten o yüce değerler sonsuza kadar unutulmayacaktır. Eğer “biz” diyebiliyorsak hâlâ biz, hiçbir fırtına dallarımızı kıramayacaktır.
En karanlık gecede bile sonunda sonsuz maviliklere bir pencere açılacak ve oradan binlerce göz ışığa bakacaktır. Son söz hiç tükenmeyecek bir aşkın nefesiyle, seninle söylenecektir. İnan buna…
Açıldı sonsuz maviliklere bir kapı.
Vururken kayalara koca dalgalar olup
Bir denizi aşıp kıyıda çalkalanan
Unutulmuş bir baharın anısı gibi
Saçları rüzgârda dalgalanan yâr çıkageldi…
İsmi ezgin gönüllerin enginlerinde gizli
Vedasız gidişlerin buruk özlemi
Rüyalardan çıkmış
Bir efsane gibi duruyordu
Güneşin ışığını başından süzerek kapıda…
Yüreğin, yürekte sevgilerin
Tükenmez gücüydü onunla birlik gelen…
Tuttu elinden Ayşe’nin, Ayşe Mehmet’in
Mehmet diğer bir Mehmet’in… Kenetlendi eller biz oldular
Binlerce ton yükü çeken çelik bir halat gibi…
Onlar birbirlerine ekmek kadar muhtaçtılar
Ve yerde ve gökte sonsuz mavilikleri örten
Tüm kapıları bu halatla çekip açtılar…
Osman Aktaş/ Sensiz Yalnızdılar (Şubat 2010)














