Türkiye’nin yakın tarihinin bazı günleri vardır ki takvimden silinse bile hafızalardan silinmez.
16 Mart 1978 böyle bir gündür.
O gün İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde üniversiteden çıkan gençlerin üzerine bomba atıldı. Ardından silahlar konuştu.
Sonuç korkunçtu.

7 genç hayatını kaybetti.
41 genç yaralandı.
Ölenler üniversite öğrencisiydi.
Hayatlarının baharındaydılar.
Kimisi mühendis olacaktı, kimisi eczacı, kimisi öğretmen…
Ama o gün, üniversitenin kapısında hayatları yarım kaldı.
Katledildiler.

***
Bu olayın en acı taraflarından biri ise saldırının adeta geliyorum demesiydi.
Olaydan günler önce bir istihbarat notu İstanbul Emniyeti’ne ulaştırılmıştı.
Notta açıkça şu uyarı yer alıyordu:
“Ülkücüler 8–10 gün içinde İstanbul Üniversitesi çıkışında solcu öğrencilerin üzerine dinamit atıp silahlı saldırı yapacak.”
Yani saldırı önceden biliniyordu.
Ama bilinmesine rağmen engellenmedi.
Ve o bilgi notu yıllarca dosyaların arasında saklı kaldı.
***
Yıllar geçti.
Mahkemeler kuruldu.
Sanıklar yargılandı.
Dosyalar açıldı, kapandı.
Ama adalet tam anlamıyla yerini bulmadı.
Bir kısmı beraat etti.
Verilen cezalar bozuldu.
Ve sonunda dava zamanaşımına uğradı.
Yani hukuk diliyle dosya kapandı.
Ama vicdanlarda kapanmadı.
***
16 Mart Katliamı yalnızca bir saldırı değildir.
Bu olay, Türkiye’nin bir dönem gençliğinin nasıl siyasi şiddetin hedefi haline getirildiğinin acı bir göstergesidir.
Üniversitelerin bilim yuvası olması gerekirken çatışma alanına çevrildiği yılların sembolüdür.
Ve aynı zamanda şu sorunun da simgesidir:
Önceden bilinen bir katliam neden engellenmedi?
Bu sorunun cevabı hala tam olarak verilmiş değildir.
***
Bugün o gençlerin mezarları başında anneleri yok belki…
Ama bu ülkenin hafızasında onların adı hala yaşıyor.
Çünkü bazı acılar yalnız ailelerin değil, bir ülkenin ortak acısıdır.
16 Mart’ta hayatını kaybeden gençleri saygıyla anıyorum.

Unutmadık.
Unutturmayacağız.
Bizden sonra ki nesillerde onları saygı ve rahmetle anacaktır.














