SİYASETİN EN İSTİKRARLI YAYASI
Siyasetimizin “en istikrarlı yayası” Kemal Bey, bugün kürsüye yine bir yürüyüş manifestosuyla çıkıyormuş.
Hem de Nazım Hikmet’in o unutulmaz şiiriyle;
“Yürümek…”
Daha önce “Gül ki Güller Açsın” türküsüyle çıkması planlanmış ama bu türküyü geçmişte Recep Tayyip Erdoğan seçimlerde kullandığı için karar değişmiş, Nazım’ın bu şiiri uygun görülmüş.
Şiir muazzam. Dizeler çelik gibi. Ama şiirdeki o sert ve kararlı ritimle Kemal Kılıçdaroğlu yan yana gelince insanın yüzünde ister istemez hafif bir tebessüm beliriyor.
Şiiri hatırlayalım.
“Yürümek; yürümeyenleri arkanda boş sokaklar gibi bırakarak…”
Nazım burada kararlılıkla ilerleyen bir iradeyi anlatıyordu.
Fakat Kemal Bey bu dizeleri okurken partililerin aklına muhtemelen boş sokaklar değil, boşalan salonlar, eksilen kadrolar ve birer birer uzaklaşan eski yol arkadaşları gelecek.
Çünkü bir insanın arkasında boş sokak bırakabilmesi için önce arkasında yürüyenlerin olması gerekir.
“Karanlığın gözüne bakarak yürümek…”
İşte şiirin en iddialı yeri.
Karanlığın gözüne bakmak…
Risk almak.
Meydan okumak.
Geri adım atmamak.
Bu dizeyi yıllarca her seçim yenilgisinden sonra “aman gerilim olmasın” diyerek siyaset yapan bir liderin ağzından duymak ise şiire yeni bir yorum kazandırıyor.
İnsan ister istemez düşünüyor.
Acaba karanlığın gözüne mi bakıldı, yoksa karanlık sürsün diye gözler mi kapatıldı?
“Yolunda pusuya yattıklarını, arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek…”
İşte o an herkesin birbirine bakacağı bölüm burası.
Çünkü son günlerde CHP’de yaşananların özeti neredeyse bu dizelerden oluşuyor.
Pusu…
Çelme…
İhanet…
Tasfiye…
Ancak burada küçük bir ayrıntı var.
Nazım’ın şiirindeki kahraman, pusuya yatanlarla mücadele eder.
Bizim hikâyemizde ise pusuya yatanlar şimdi bizzat el üstünde tutuldu.
“Yürümek; yürekten gülerekten yürümek…”
Şiirin en güzel yeri de burası.
Ama aynı zamanda en ironik kısmı.
Memleketin yarısı geçim derdinde.
Parti kendi içinde tarihinin en büyük krizlerinden birini yaşıyor.
Fakat Kemal Bey bütün bunların ortasında hâlâ sakin.
Hâlâ “pişmiş kelle” gibi gülümseyerek yürüyor.
Doğrusu bu da başlı başına bir siyasi başarı.
Çünkü Türkiye’de bu kadar seçim kaybedip hâlâ moralini koruyabilmek, her siyasetçiye nasip olacak bir meziyet değil.
Neticede…
Nazım Hikmet bu şiiri yazarken muhtemelen aklında aynı yolda yıllarca yürüyüp tekrar başladığı yere dönen bir siyasetçi yoktu.
Onun yürüyüşü ileriye doğruydu.
Bay Kemal’in ki, biraz yürüyüş bandına benziyor.
Adımlar var.
Ter var.
Hareket var.
Ama manzara hiç değişmiyor.
Ve galiba bugün kürsüden okunacak şiire eklenmemiş tek dize şu.
“Arkada sokaklar boşaldı… Ben hâlâ yürüyorum.”

…
ANKARA’DA DÖRT FİLOZOF
VE MASADA CHP
Ankara’nın gri bir akşamı…
Kızılay’da eski bir kafenin camları yağmurla buğulanmış. Dışarıda televizyon ekranları son dakika yayınlarıyla yanıp sönüyor. Siyasetçiler birbirlerini suçluyor, gazeteciler canlı yayın peşinde koşuyor, sosyal medya ise çoktan ikiye bölünmüş durumda.
Kafenin en köşe masasında ise tarihin hiç gerçekleşmemiş en tuhaf buluşması yaşanıyor.
Masada dört kişi oturuyor. Dört filozof.
Niccolo Machiavelli, Jean-Jacques Rousseau, Thomas Hobbes ve Karl Marx…
Garson siparişleri bırakırken şaşkın. Çünkü masadaki herkes yüzyıllardır ölü. Ama Türkiye siyaseti öyle bir noktaya gelmiş ki, mezardan kalkıp gelmeye değmiş.
Konu belli; mahkeme kararları…
Konu CHP’deki meşruiyet tartışmaları, iki genel başkanlı görüntü…
Ve bütün bunların arkasında duran, ipleri sarayın elinde olan görünmez siyasi satranç tahtası…
Açılışı Machiavelli yaptı. Bıyık altından gülümseyerek kadehini kaldırdı. Ankara siyasetini izlemekten büyük keyif aldığı belliydi.
“Ah dostlar…” dedi. “Siz hâlâ sahnedeki oyuncuların repliklerine bakıyorsunuz. Ben ise kulisteki o tek sufböre, yani oyunu kuran Saray’a bakıyorum. Siyasette en büyük zafer rakibini kendi ordunla ezmek değildir; onu kendi kendisiyle savaştırmaktır. Karşınızda yükselen, meydanları dolduran bir muhalefet vardı. İktidar alternatifi haline gelmişti. Saray onu doğrudan ezmenin riskini gördü ve dehasını konuşturdu: Muhalefeti ikiye böldü! Bir tarafına kurultayın meşruiyetini bıraktı, diğer tarafına mahkemenin mührünü verdi. Sonra da arkasına yaslanıp seyretmeye başladı. Rakibiniz artık Saray’la değil, kendi gölgesiyle savaşıyor. Saray tek kurşun atmadan, sadece izleyerek kazanıyor. İşte kusursuz iktidar sanatı budur.”
Rousseau, daha söz bitmeden öfkeyle doğruldu. Avucunu masaya vurdu.
”Hayır!” dedi. “Sen buna sanat diyorsun, ben ise egemenliğin sinsice gasp edilmesi diyorum! Bir partinin meşruiyeti mahkeme koridorlarında, iktidarın yargı eliyle dağıttığı ulufe ile doğmaz. Üyelerin iradesinde, delegelerin oyunda, kurultay salonunda doğar. Saray, hukuku bir truva atı gibi kullanarak halkın iradesini çalıyor. Bir mahkeme, siyasi iradenin yerine geçmeye başladığında mesele artık yalnızca bir parti meselesi olmaktan çıkar. Bugün CHP’nin yönetimine kayyum hukukuyla müdahale eden Saray, yarın seçimlerin anlamını tamamen ortadan kaldırır. Bu bir oyun değil, egemenliğin halktan alıp Saray’a devredilmesi operasyonudur!”
Masadaki hararet yükselirken Hobbes ağır ağır arkasına yaslandı. Camın ardından yağmur altındaki Ankara sokaklarını izledi. Sonra sakin ve felsefi bir soğukkanlılıkla konuştu.
”Jean-Jacques, sen hâlâ insanın ve gücün doğası konusunda fazla romantiksin. Saray’ın tuzağı tam da benim ‘Doğa Durumu’ dediğim o kaosu yaratmak üzerine kurulu. İki lider, iki meşruiyet iddiası, iki komuta merkezi… Bir yapıda tek ve mutlak bir egemen yoksa, orada kaçınılmaz olarak iç savaş başlar. Saray bu hamlesiyle muhalefeti tam bir fetret devrine soktu. Bugün CHP’liler ülkeyi nasıl yöneteceklerini değil, genel merkez binasının tapusunun kimde kalacağını tartışıyor. Bu kaos uzadıkça, halk düzen ve istikrar arayışıyla yüzünü yeniden mevcut tek güce, yani Saray’ın otoritesine dönecektir. Tuzak kusursuz çalışıyor; çünkü kaos her zaman diktatörlüğü besler.”
Karl Marx uzun süre sessiz kaldı. Sakalını sıvazladı. Gözlüğünün üzerinden masadakileri süzdü. Sonunda hafifçe öne eğildi.
”Dikkat ediyor musunuz?” dedi. “Hepiniz aynı şeyi yapıyorsunuz. Biriniz liderlerden, biriniz mahkemelerden, biriniz Saray’ın taktiklerinden söz ediyor. Ama kimse açlıktan intihar eden işçiden, pazardan eli boş dönen emekliden, kirasını ödeyemeyen gençlerden bahsetmiyor. Saray’ın asıl büyük zaferi nerede biliyor musunuz? Kemal mi, Özgür mü, mahkeme mi, kurultay mı tartışmalarıyla ülkenin asıl çelişkisini, yani derin ekonomik sömürüyü gündemden düşürmesinde! Muhalefet, halkın bu feryadına yapısal ve devrimci bir alternatif sunamadı; koltuk kavgasına hapsoldu. Saray, muhalefetin bu ideolojik vizyonsuzluğunu gördü ve önüne bu mahkeme krizini yem olarak attı. Muhalefet bu yemi yuttu. Halk ise bu burjuva kavgasını izlerken umudunu kaybediyor.”
Machiavelli kahkahayı bastı. Kadehini masaya sertçe bıraktı.
”Sevgili Karl… Haklısın ama siyaset ekmekten önce algıyla yönetilir. Bak şimdi ne oluyor: Enflasyon geri plana düşüyor, yolsuzluklar unutuluyor, yoksulluk konuşulmuyor. Ülke yangın yeriyken tüm dikkat tek bir hukuki ambargoya kilitleniyor. Saray, muhalefetin enerjisini kendi içine emen bir kara delik yarattı. Bu kriz çözülmediği, bu iki başlı görüntü sürdüğü her gün, Saray’ın ömrüne ömür katıyor. Bu oyun böyle giderse, o sandıktan Saray’dan başkası çıkamaz.”
Rousseau başını iki yana salladı.
“Bir şeyi unutuyorsunuz” dedi, sesi titreyerek. “İnsanlar sadece maruz kalmak istemez, yönetmek de ister. Hileyle, mahkeme oyunlarıyla kazanılan bir zafer, toplumsal rızadan yoksundur.”
Hobbes boşalan fincanını çevirdi.
“Toplumsal rıza mı?” diye mırıldandı. “İnsanlar kriz anlarında meşruiyetten önce güvenlik ve kararlılık arar. Muhalefet kendi içinde bu savaşı bitirip tek bir irade ortaya koyamazsa, halk Saray’ın mutlak otoritesine boyun eğmeye razı olacaktır.”
Marx ayağa kalktı. Paltosunu omzuna attı. Diğer filozoflar da hesabı ödemek için yerlerinden kalktı. Kapıya yönelirken son sözü yine o söyledi:
“Hepiniz haklısınız. Ve tam da bu yüzden hiçbiriniz tek başınıza yeterli değilsiniz. O yüzden hep sermaye kazanıyor, saray kazanıyor. Çünkü siz teorilerinizle uğraşırken, onlar sokağın umutsuzluğunu ve muhalefetin zaaflarını çoktan paraya tahvil etti.”
Yağmur dinmişti. Dört filozof Kızılay’ın kalabalığına karışırken geride tek bir soru bıraktılar.
CHP gerçekten kendi içinde bir demokrasi mücadelesi mi veriyordu?
Yoksa herkesin pürdikkat izlediği bu iç savaş, Saray’ın iktidarını ebedi kılmak için kurguladığı o devasa satranç oyununun şah-mat hamlesi miydi?
Ve hamleyi Özgür Özel ve kurultay kırabilecek miydi?

…
KEMAL BEY’İN ÜÇ SİHİRLİ KANALI
Türk siyasetinde bazı şeyler gerçekten mucize.
Mesela yıllarca ekran bulamayan bir siyasetçinin bir sabah uyanıp televizyonların “vazgeçilmez yıldızı” haline gelmesi…
Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemde yaşadığı tam olarak bu.
Özellikle üç kanal dikkat çekiyor: TGRT, TV100 ve TRT.
Tablo şu.
2023 seçimlerinde TRT, Kılıçdaroğlu’na toplam 32 dakika ayırdığı için günlerce eleştirilmişti.
Bugün ise aynı TRT, Kemal Bey’in bayram açıklamasını 28 dakika kesintisiz yayınlıyor.
Demek ki matematik değişmiş.
Eskiden: Bay Kemal = 32 dakika
Şimdi: Kemal bey bayramlaşma = 28 dakika
Bu hızla giderse Kurban Bayramı bitene kadar belgeseli çekilir.
Ama asıl büyüleyici olan TV100.
Türkiye’nin siyasi fizik kurallarına göre TV100 ekranında yıllarca iktidar-muhalefet tartışmaları izledik.
Şimdi ise kanal adeta “Kemal Bey Meteoroloji Merkezi” haline dönmüş durumda.
Sabah: “Kemal Bey ne düşündü?”
Öğlen: “Kemal Bey ne hissediyor?”
Akşam: “Kemal Bey aslında ne demek istedi?”
Gece: “Kemal Bey’in demediği ama demiş olabileceği şeyler.”
Ve tabii TGRT…
Sanırsınız CHP Genel Merkezi’nin karşısına muhabir değil nöbetçi dikilmiş.
Henüz açıklama yapılmadan haber çıkıyor.
Henüz karar alınmadan kulis geliyor.
Henüz dosya açılmadan ekran altı geçiliyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Bu gazetecilik mi?
Yoksa CHP’nin içinden yayın yapan gizli bir Wi-Fi ağı mı bulundu?
İşin en komik tarafı ise şu.
Bir dönem muhalefetin ortak adayı olan Kılıçdaroğlu’nu görmek istemeyen ekranlar, bugün onu kaybetmekten korkan sevgili gibi davranıyor.
Telefon çalmayınca merak ediyorlar.
Kapı açılmayınca canlı yayına bağlanıyorlar.
Bir açıklama gelmeyince üç ayrı “özel yayın” yapılıyor.
Belki de Türkiye’de televizyonculuğun yeni altın kuralı şudur:
“Dünün susturulanı, bugünün reytingidir.”
Kemal Bey üç kanal bulmadı.
Üç kanal, yıllar sonra Kemal Bey’in içinde saklı cevheri keşfetti.
Hem de tam zamanında.
Ne tesadüf ama…
Demek ki neymiş?
Siyasette en kalıcı aşklar, nefretle başlayanlarmış.
Ne diyelim, bu kanallara birer nazar boncuğu, Kemal Bey’e de yeni yayın döneminde başarılar dileriz.
Sonuçta sinyal gücü yüksek ama rating yerlerde sürünüyor.















