2. Bölüm
Ne yazık ki deniz kıyıları yağmalanmış, tel örgüler, duvarlar örülmüş. Plaja giriş 150 TL, içeride soyunma kabini, duş ve tuvalet hizmeti var.
Daha ileride ücretsiz girilebilen yer olduğunu öğreniyoruz. Sahile dağılarak kendimizi soğuk sulara bırakıyoruz ne yorgunluk kalıyor, ne dert, ne tasa.
Deniz, güneş, kum, daha ne olsun.
Belirtilen serbest zaman sonrası buluşma yeri, köyün camisinin karşısında park eden otobüs olarak açıklanıyor. Erdal Genç konum paylaşarak işi kolaylaştırmaya çalışsa da “konum çalışmıyor, bulamadım, aradım” serzenişleri içerisinde zamanında hareket edemiyor, geç kalan arkadaşları bekliyoruz. Hava sıcak mı sıcak, bilmesek Ağustos ayı diyeceğiz.
Yola çıkıyoruz, bütün ülke bayramda buraya gelmiş gibi. Trafik kilit olmuş, büyük şehirleri aratmıyor.

Dura kalka sonunda kampa ulaştık. Arabadan kamp malzemelerimizi alıyoruz. Bir yer bulsak da çadırı kursak. Her yer papatya tarlası gibi çadır dolu.
İki kamp yan yana, sınırlar nerde başlar nerede biter belli değil. Dağın eteğindeki bayırlarda, düzlükler ve kamp alanları oluşturmuşlar.
Otobüs kampın uzağına park edebiliyor. Yük taşıyan hamallar gibi eli-kolu, sırtı-başı eşya yüklü insanlar çadır alanı bulmak için koşuyorlar.
Ortada görevli yok, el yordamı ile bize ayrılan alanı buluyoruz. Bizim kamp alanında önceden çadırlarını kurmuş başkaları da var, halka karışıyoruz. Bazılarımız bizim obada yer bulamıyor, dışarıda boş bulduğu bir alana gecekondusunu kurmaya başlıyor.
Aynı kargaşayı yemek salonunda yaşıyoruz. Belirtilen saatte yemek hazır değil.
Az çalışan ile çok iş çevirmeye çalışılıyor. Çalışanlar yorgun, kalabalığa yetişemiyor. Sorumlu ortada yok. Biraz gecikme ile yemeklerimizi almaya başlıyoruz.
Plastik tabldot, çatal, kaşık. Ye, at çöpe cinsinden. Yemekte etli patates, pilav, yoğurt var. Bazılarımız doymuyor, yemek kaldıysa almaya çalışıyor. Yemek sonrası çay beklentisi boş çıkıyor.

Karia kampına katılanlar, beğenmedikleri kampı arar oluyorlar.
“Kamp alanında sessizlik saat 22 de başlıyor” uyarıları sonuç vermiyor. Her köşeden fısıltılar gelse de uyumak isteyenler horlamaya başlıyor. Yol yorgunluğu üstüne 15 km yürüyüş. Deniz suyu rahatlatsa da hepimiz çok yorgunuz.
Kadın-erkek tuvalet ve banyoları ayrı, her iki tarafta iki tuvalet, iki duş var. Ortada lavabolar var. Bir tanesi bulaşık yıkamak için ayrılmış.
Sıcak su var, ortam genel olarak temiz. Tuvalet kağıtları çok düzenli takip edilmese de vardı. Kağıt havlu, kamp süresince hiç olmadı.
“Yorgunluktan, yattığın yeri bilemezsin” sözünü yaşayarak gerçek kıldık.
Sabah kahvaltı aynı plastik tabldotlarda peynir, haşlanmış yumurta, zeytin, domates, salatalık, biber, ince kıyılmış iki dilim salam ve çay çeşitlerinden oluşuyor.
Mutfağa hazırlanmış olan kahvaltıyı sıra ile alıp, çayımızı doldurup, masada boş sandalye arıyor, bulduğumuz yere oturuyoruz.
Sadece Ayhan başkanın masası belli, oraya kimse oturmuyor. Hepimizi çok korkutmuş olmalı, yanından bile geçmiyoruz.
İkinci gün yaşadığımız kampın hemen üstündeki “Likya yolu başlangıç noktası” tabelası bulunan yerden yürümeye başlıyoruz.
44 kişi, 15 km’lik Ovacık, Kirme, Faralya rotasını yürümeye başlıyoruz. En güzel rotalardan. Sağımızda Ölüdeniz, solumuzda Baba dağ. Fotoğraf çekmeye doyulmuyor. Her fotoğraf bir kartpostal.

Tatlı bir eğimle devam eden yol, yer yer zor yokuşlara dönüşüyor. Güneşi Babadağ saklıyorken yürümek daha kolay. Dağdan kurtulan güneş bizi yakmaya başlıyor.
Faralya’ya beş kilometre kala inişe geçiyoruz.
Faralya camii önünde otobüsü bekliyor, dinleniyoruz.
Kelebekler vadisi Faralya’nın altında bulunuyor. Faralya’dan vadiye iniş yok. Merak eden ve dizlerinde derman kalan arkadaşlar, köyün altındaki uçurumdan vadiyi seyretmeye gidiyorlar. Kelebek vadisine ancak denizden ulaşım sağlanıyor.
Nihayet otobüs geliyor, çabucak biniyoruz, yolu kapatmayalım, sürekli araç geçişi var.
Ölüdeniz’deki trafik gözümüzü korkutmuştu. Trafiğe girmeden gidilecek yerler düşünüyoruz.
Kıdrak plajı uygun bulunuyor. Otobüsü yol kıyısına bırakıp, plaja doluşuyoruz. Plaj girişi 85 TL, Ölüdeniz’e göre daha ucuz. Duş, kabin hizmetleri burada da var. Denize girmeyenler restoran, kafe kısmının bahçesinde masalara oturup yeme içme yapabiliyor. Denize girenlerin gelip, oturdukları buluşma noktası. Fiyatlar oldukça pahalı, her yerde, her şeyin fiyatı farklı.
Denize girip çıkınca, “şuraya oturayım bir bira içip rahatlayayım” diyen Bursa’da tekel bayii Seydo’nun, en fazla 110 Tl. ye sattığı biranın, burada 275 TL olması ağrına gidiyor. Başta kankası Mustafa olmak üzere şakalarla bir anlık mutluluğunu gölgeliyoruz.
Buluşma saati gelince kapıya doğru yürüyoruz. Bu sefer zamanında hareket ediyoruz.
Denize girip, burada duş aldığımızdan, bir çoğumuz için kampta duş alma gereği kalmıyor. Eşyaları çadırlara atıp yemeğe geçiyoruz.
Yine plastik tabldotlara taze fasulye, pirinç pilavı, cacıktan oluşan menüyü alıp masaya geçiyoruz. Yemek sonrası yine çay yok. Kemo Pepiç, Evrim, Mehmet, Hasan, Seydo, Mustafa, ismini hatırladıklarım. Hepimiz Evrim’in yüzüne bakıyoruz, çay yapacak diye. Sonunda Evrim çayı yapıyor. Hasan uzaktan çok istekli bakıyor. Kemo Pepiç bunu fark edip, Hasan’ı çay ile buluşturuyor.
Çaylar, biralar derken sohbet Mehmet ve oğlu Emir’e dönüyor. Koza’nın efsane fotoğrafçılarından Eşref Yıldız’ın oğlu ve torunu olduklarını, bilmeyenler öğreniyor.
Evrim’in ,Eşref abi’yi arayayım diye başlayan, telefonda” Torunun elimizde” sözü ve Emir’in “Dedeee” haykırışı, Eşref abiyi korkutan bir şakaya dönüşüyor. Neyse ki çabucak şaka olduğu söylenerek rahatlaması sağlanıyor.
Devam edecek…

Buluşma saati gelince kapıya doğru yürüyoruz. Bu sefer zamanında hareket ediyoruz.
Denize girip, burada duş aldığımızdan, bir çoğumuz için kampta duş alma gereği kalmıyor. Eşyaları çadırlara atıp yemeğe geçiyoruz.
Yine plastik tabldotlara taze fasulye, pirinç pilavı, cacıktan oluşan menüyü alıp masaya geçiyoruz. Yemek sonrası yine çay yok. Kemo Pepiç, Evrim, Mehmet, Hasan, Seydo, Mustafa, ismini hatırladıklarım. Hepimiz Evrim’in yüzüne bakıyoruz, çay yapacak diye. Sonunda Evrim çayı yapıyor. Hasan uzaktan çok istekli bakıyor. Kemo Pepiç bunu fark edip, Hasan’ı çay ile buluşturuyor.
Çaylar, biralar derken sohbet Mehmet ve oğlu Emir’e dönüyor. Koza’nın efsane fotoğrafçılarından Eşref Yıldız’ın oğlu ve torunu olduklarını, bilmeyenler öğreniyor.
Evrim’in ,Eşref abi’yi arayayım diye başlayan, telefonda” Torunun elimizde” sözü ve Emir’in “Dedeee” haykırışı, Eşref abiyi korkutan bir şakaya dönüşüyor. Neyse ki çabucak şaka olduğu söylenerek rahatlaması sağlanıyor.
Devam edecek…














