/Yaşasaydım o zamanlarda ve tanısaydım Buddha’yı
Onun aklıyla aklanıp, kendi aklımla öğrenirdim dünyayı./
*
Dolunaylı bir gecede Ay süzülürken gökte,
Himalaya’nın eteklerinde Dünya’ya uyanmışsın.
Hindistan’dan parlayan bitmeyen ışık;
Dünyanın saygı duyduğu bir büyük usta olmuşsun…
Rüzgâr esmedi üzerine, bir tek yağmur damlası vurmadı yüzüne
Tozlanmadı atlas kumaştan elbiselerin, üşümedi, güneş yakmadı tenini.
Her havuzu rengarenk nilüfer çiçekli, her bahçesi sayısız meyve ağaçlı
Yolları altın taş döşeli sarayda büyümüşsün.
Benares’in ünlü müzisyenleri en güzel şarkılarını senin için söylediler.
İpekten çadırlarda, kuş tüyü yataklarda büyümüşsün.
Kral bir babanın bilgelik getirecek prensi olmuşsun;
Açlığı, sefaleti, sokaklarda ölümü görmek istemişsin…
Terk etmişsin Sidarta adınla, bir delikanlıyken sarayını…
*
Ganj vadisinde genç bir çilekeş, bir münzevidir kuytularda yalnız…
Romantik bir filozof değildir asla! Aklın yollarında gezinir aralıksız…
Anlam veremez insana abanan dinlerin aşırılığına,
Kendi tanrısal felsefesini yaratarak yönelir içsel yolculuğuna…
Hırs, nefret ve cehalet üç zehirdi dünyadan silinesi…
Yenilmez Sidarta, hırsın büyüttüğü kişisel arzularına;
Söndürür içindeki yangınları, kurtuluşa ulaşır en sonunda…
Bilgelik ağacı altında düşünceler dolunay olup parladığında,
Arınır bedeni çürüten üç zehirden gerçeğe uyanır Sidarta…
Uyanış sonrasında ulu bir ormanın derinlerinde
Manevi yollar keşfetti Buddha acıları dindiren…
Özgürlüğe götüren “Sekiz Katlı Yüce Yol’u” keşfetti
Anlattı zengine, yoksula, askere, çiftçiye Orta Yolu’n inceliklerini.
*
Ayırmadan insanları sınıflara, kastlara
Konuştu çocukla, kadınla, erkekle…
Konuştu azizlerle, tanrıtanımazlarla…
İflah olmaz bir gezgindi Buddha,
Bilgelik yoluna düşüp seksen yaşına dek…
Yediği bayat yemekten dizanteri olup acıklı bir sonla ölene kadar,
Dolaştı öğrencileriyle bir delikanlı gibi Hindistan’ı boydan boya…
Üstesinden gelmemizi istiyordu hayatımızı karartan acıların
“Sevdiğimiz her şeyden bir gün ayrılmamız gerekir” diyordu
Kaçınılmaz hüzündü bu… Buydu insanoğlunun boynunu büken.
Her yer sesiz kalır, evren tenha mı tenha,
Zaman koynuna alırdı herkesi…
Değerine bakmadan büyük, küçük her canın…
*
Merhamet zenginliği arttıkça huzur da artardı insanın içinde
Sevgisi arttıkça tüm canlılara, yakalamaya çalıştıkça insaniyeti.
Budha dedi ki: “Hisseden bir varlığa dokunmazdı insan” ve ekledi ki;
Vahşi hayvan gibi et yemek, un gibi öğütür merhameti.”
*
Şu başlangıçsız sonu olmayan Samsara’da
Şu bitmeyen yolların uzayıp giden kağnı izinde
Aydınlığa uyanana kadar
Kavanozda kapalı bir sinek gibi mahsur
Dönüp durduğumuz bu çemberde,
Dünyalar yaratılmaya devam ederken,
Devam ederken kendimizi yaratmaya, sonsuz doğumlarla boylanan…
Hangi can anasız? Hangi insan babasız? “Hangi kuşun atası yok?”
Ah herkes bilir ette kanayan ölüm korkusunu!
İnsan kendi tarlasından merhamet ekinini hasat etmeli,
Sıcak ekmeğinden yemeli yaşam boyutundan çıkana kadar.
Şu hissedenler aynı yollarını yürür hayatın;
Hepsi aynı “Dhatu ” ürünü, aynı özü paylaşır bütün canlar…
.
Kendini yer başka bir canı yiyen,
İyilik tohumlarını çürütür içinde;
“Bodhi Günü’nde insan olur vicdanının sesini dinleyenler…
Ah, Samsara’dayım, sonsuz doğmuş olmalıyım burada
“Ben duyarlı bir varlığım,
Bilincimin ışıklı doğasıyla doğdum, bahtiyarım!
Merhametimle birlikteyim, en zenginiyim dünyanın…
Ah şu mahpushane, şu sonsuz gezinme yeri;
Bir nehrin akışı gibi sürekli ülkeleri aşan rüzgâr gibi bitimsiz;
Sonsuz doğumların kucağı Samsara
Bekliyor Nirvana’nın son doğuma şahitliğini!
Kıyıları olmayan bir denizde, zihnimizin yarattığı dünyada
“Acılar da yalandır” demeli, ışığını yanında taşmalı insan…
.
Osman Aktaş/ KENDİNİ ARAYIŞIN TOHUMLARI














