Geçen hafta “OLAMADIK” başlığıyla bir köşe yazısı kaleme almıştım,
bir protestoya eşlik eden patili bir dostumuzun gözünden, onun diliyle birkaç satır karalamıştım.
Yazının ardından epeyce mesaj ve e-posta aldım.
Mesajların büyük bölümü aynı soruya çıkıyordu:
“Bu patili eylemci kim?”
Ben de gazetecilik refleksiyle, “Dur bakalım, bu işin aslı astarı nedir?” deyip biraz araştırmaya koyuldum.
Ve öğrendiklerim karşısında adeta nutkum tutuldu!
Meğer bizim masum görünümlü eylemci patili dostumuz öyle sıradan bir sokak köpeği veya insani eylemlere destek veren biri değilmiş!
İddialara göre kendisi, azılı bir sokak çetesinin elebaşı, hatta daha da ileri giderek söyleyelim; mahalleliyi haraca bağlamış dört ayaklı bir azılı suçlu!
Tabii devletimizin güvenlik refleksi gecikir mi? Elbette gecikmemiş.
Belediye, zabıta, barınaklar müdürlüğü ve polis teşkilatı güçlerini birleştirerek sabaha karşı büyük bir operasyon düzenlemiş.
Operasyonun kod adı açıklanmadı ama benim tahminim:
“Pati Şafak Harekâtı.”
Operasyon sonucunda çete üyelerinin önemli bir bölümü etkisiz hale getirilerek ele geçirilmiş.
Ele geçirilenler de malum yere sevk edilmiş:
Hayvan barınağı!
Gerçi anlatılanlara bakılırsa burası artık barınak ile D tipi cezaevi arasında yeni bir devlet kurumu türü.
Bir tarafında mama kabı, diğer tarafında kilitli demir kafes…
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Acaba ziyaret saatleri de var mı?
“Bugün oğlumuzu görmeye geldik.”
“Kimlik?”
“Yakınlık dereceniz?”
“Dört yıldır beraber yaşıyoruz.”
“Tamam, mama getirdiyseniz içeri bırakabilirsiniz.”
Fakat operasyonun en önemli ayrıntısı henüz çözülmüş değil.
Çete lideri olduğu ileri sürülen o meşhur patili eylemci dostumuz firari!
Evet, yanlış okumadınız.
Arananlar listesine girmesi an meselesi.
Marina’da, Sığacık’ta, belki de bir kahvehanenin önünde sessizce oturuyor da olabilir.
Belki de şu anda ağzında bir simit, yanında iki arkadaş, belediyenin ekiplerini izliyordur.
Hatta belki de kendisine yeni bir kimlik bile çıkarmıştır:
İddialara göre bazı mahalle sakinleri bu firari patili çete liderine yardım ve yataklık etmiş.
Zabıta ve ilgili birimler de bu kişileri araştırıyormuş.
Doğrusu insan merak ediyor:
Yardım ve yataklık suçunun pati versiyonu nasıl olacak?
“Sanık, firari köpeğe mama vermiş.”
“Başka?”
“Bir de su vermiş.”
“Vahim!”
“Bir de başını okşamış.”
“Tamam, bu artık çete üyeliğine girer!”
İşin daha da ilginç tarafı, bu patili arkadaşlarla belediye başkan vekili arasında geçmişten gelen bir husumet olduğu yönünde söylentiler bulunması.
Söylenti bu ya…
Başkanın eşi bu patililerle karşılaşmış.
Patililerden biri saldırmamış mı?
Kadıncağız korkudan düşmüş mü, kolu veya ayağı kırılmış.
Gerçek nedir, ne kadarı rivayettir, ne kadarı kulaktan kulağa büyümüş bir hikâyedir; onu bilemem.
Ama eğer gerçekten böyle bir olay yaşandıysa elbette araştırılmalı.
Fakat bir olaydan yola çıkıp bütün patilileri aynı kefeye koymak da biraz şu mantığa benziyor:
“Komşunun oğlu kavga etti, mahalledeki bütün çocukları tutuklayalım.”
Bugün Marina ve Sığacık tarafında bir başka tablo var.
Bir tarafta sokak hayvanları.
Bir tarafta onları toplamak isteyen ekipler.
Diğer tarafta ise hayvanların yaşam hakkını savunan insanlar.
Ve bütün bu insanların arasında giderek büyüyen bir gerilim.
Buraya kadar biraz ironi yaptım.
Biraz güldük.
Biraz “Yok artık!” dedik.
Ama şimdi işin ciddi tarafına gelelim.
Asıl mesele sokak hayvanları.
Toplum olarak garip bir özelliğimiz var.
Kendimize benzettiğimiz canlıları severiz.
Bir köpeğin başını okşuyoruz, ona isim veriyoruz, doğum gününü kutluyoruz.
Ama aynı hayvan doğada, bizden uzakta yaşadığında onu görmezden geliyoruz.
Oysa mesele sevip sevmemek değil.
Mesele nasıl yaşayacağımızı birlikte bulabilmek.
Elbette insan güvenliği önemlidir.
Elbette saldırgan hayvanlarla ilgili gerekli tedbirler alınmalıdır.
Elbette gerçek bir tehlike varsa müdahale edilmelidir.
Ama çözümün adı işkence, eziyet, öldürme veya hayvanları kötü koşullarda kaderine terk etmek olamaz.
Bir de şu meşhur mantık var:
“Beni köpek ısırdı, bütün köpekler kötüdür.”
Peki insan insanı öldürdüğünde ne yapıyoruz?
Bütün insanlardan vaz mı geçiyoruz?
Bir insan tecavüz etti diye bütün insanlara “tecavüzcü” mü diyoruz?
Bir insan hırsızlık yaptı diye bütün insanları hırsız mı ilan ediyoruz?
Hayır.
Çünkü biliyoruz ki bir bireyin yaptığı kötülük, bütün bir türün suçu değildir.
O halde bir köpek saldırdı diye bütün köpekleri suçlu sandalyesine oturtmak neden?
Belki de asıl yapmamız gereken, korkuyu ve öfkeyi biraz kenara bırakıp aklımızı kullanmak.
Bu mesele insan güvenliği, hayvan refahı, belediyelerin sorumluluğu ve toplumun vicdanını aynı anda ilgilendiren ciddi bir mesele.
Ve son sözüm firari patili çete liderine:
Eğer gerçekten Marina’daysan…
Sakın ha!
Kırmızı bülten çıkmadan teslim ol.
Ama teslim olurken de avukatını iyi seç.
Çünkü bizim memlekette bazen insanın ne yaptığı değil, hangi patiye bastığı daha önemli hale gelebiliyor.
Şaka bir yana…
Bir köpeğin bizi ısırması, bizim de onu ısırmamızı gerektirmez.
Çünkü insanı insan yapan şey, kendisine yapılan kötülüğü aynı kötülükle karşılamamak olmalı.
Ve belki de bütün bu patili hikâyenin sonunda kendimize sormamız gereken en basit soru şu:
Biz gerçekten sokak hayvanları sorununu mu çözmek istiyoruz,
yoksa birini suçlu ilan edip egomuzu tatmin mi etmek istiyoruz?














