Theseus’un gemisi Atina’da denize demirleyip müzelik niyetiyle bırakıldıktan sonra, zamanla eskiyen ve çürüyen parçaları değiştirile değiştirile içinde değişmeyen tek bir parçası dahi kalmaz. Bu durum Antik Çağ düşünürleri ve sofistler arasında sürekli bir tartışma konusu olmuştur. “Theseus’un gemisinden geriye bir şey kaldı mı, kalmadı mı?” tartışması günümüze kadar farklı anlamlar ve tanımlar üzerinden süregelmiştir.
Günümüzde hızla değişen akışkan zamana; felsefi ve ontolojik gelişmeler ışığında, kolektif kimlik arayışına yanıt aramaya çalışacağız. Toplumsal değişim zaman içinde demografik yapısı, değerleri, kültürel pratikleri, ekonomik ve siyasi sistemleri değiştiğinde, toplum hâlâ aynı toplum mudur? Örneğin bir zamanlar Osmanlı ve Roma’nın egemen olduğu coğrafyalar, bugün birçok farklı devlete ve topluma ev sahipliği yapıyor. Göçler ve kültürel kaynaşmalar, toplumlar bir araya geldiğinde yepyeni kültürel değerlerin ve kimliklerin oluşmasını sağlar. Bunlara paralel olarak yaşanan ideolojik ve kültürel dönüşümler toplumlar için büyük bir devinim yaratır; bu da zamanın akışkanlığını hızlandırır. İçinde bulunduğumuz dijital çağda ve yapay zekâ döneminde, toplumların ve kültürlerin ontolojik değişimine nasıl ayak uyduracağız?
Konuyu daha fazla uzatmadan, Türkiye’nin hem aktüel hem de kadim sorunu olan Kürt meselesinde bir özdeşlik ilişkisi kuracak olursak; Kürtlerin son elli yıllık mücadelesinde geldiği aşamanın, geçirdiği ontolojik ve kültürel sıçramanın ışığında Öcalan’ın yeni paradigma arayışına bir cevap arayacaksak Theseus’un gemisi oldukça uygun bir örnektir.
Kürtlerin Cumhuriyet’le olan sorununu başlatacak ve son elli yıllık mücadelesini değerlendirecek olursak: Elli yıl önce ortaya çıkan PKK tarihini ele aldığımızda, PKK manifestosunun yazıldığı tarih ile günümüz arasında değişmeyen hemen hemen hiçbir şey kalmamıştır. Elli yıl önce Kürt toplumu yoğun bir feodal ilişki ağı içindeydi. Kürtlerin %80’i köylerde, ağa ve aşiret cenderesindeydi; kalan %20’si ise “şehir” denilebilecek kasabalarda yaşamaktaydı. İçine kapalı, okur-yazar düzeyi son derece sınırlı, modern siyaset yapma geleneği hayli zayıf olan geleneksel ve feodal bir yaşam sosyolojisi hâkimdi.
Bugün baktığımızda, son elli yıllık mücadele geleneği hem illegal hem de legal modern mücadele araçlarına sahip oldu. Feodal ilişkiler önemli ölçüde aşıldı ve Kürt toplumu ağırlıklı olarak kent sosyolojisine dönüştü. Manifestonun yazıldığı günlerden bugüne, şüphesiz öngörülemeyen birçok gelişme de ortaya çıktı. Örneğin, dağa çıkma seçeneğinden başka bir yol bırakılmadığı dönemlerde, dağ mücadelesini boşa çıkaracak teknolojik silahlar ve askeri gelişmeler öngörülememişti. Devletlerin ulaştığı teknolojik aşamalar karşısında Kürtler; varlık nedenlerini ve kültürel haklarını yeni bir mücadele zeminine taşımayı da öğrendiler.
Bu anlamda, gelinen çağın koşulları ve Kürt toplumunun önemli ölçüde siyasallaşmış olması göz önüne alındığında, artık silahlı mücadelede ısrar etmenin bir gereği kalmamıştır. Silah tarihsel rolünü oynamıştır; şimdi demokratik mücadele dönemi esastır. Yaşanan süreç birçok riski içinde barındırmakla birlikte, silahsızlanmada ısrar etmek insanlıkta ısrar etmektir. Ölme ve öldürme döngüsünden çıkıp yaşama ve yaşatma zeminine geçerek çok daha olumlu gelişmelere tanıklık edeceğiz.
Artık Herakleitos’un “Bir nehirde iki kez yıkanılmaz” sözüyle ifade ettiği değişim diyalektiğini esas alma zamanıdır…













