Ben bu yazıyı dinlerin ve dillerin kentinden, bir düğünün ortasında yazıyorum. Belki biraz abartıyorum sanacaksınız ama en az bin, bin beş yüz kişinin olduğu bir düğün burası. Kalabalık öyle ki, “Vay be!” dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Geçen haftaki yazımdan hatırlayacaksınız; yaklaşık on gün önce Musa Anter’in anmasına gelmiştim. Anmadan sonra sevgili dostum, çocukluk arkadaşım. Nurettin Un ve Eşi gelip ben ve eşimi. Apê Musa’nın evinden aldı. Bir haftadır da onun misafiriyim.
Sağ olsun, elinden geleni yapıyor. Bölgede gezilecek ne kadar yer varsa, “Bunu da görmeden gitme,” diyerek beni oradan oraya götürüyor. Ziyaretler, yatırlar, evliyalar, tarihi mekânlar…
Derken Derik’ten Mardin’e doğru giderken Sultan Şeyhmus Ziyareti’ne uğradık.
Giriş tabii ki ücretli.
Ne de olsa kutsal mekân. Kutsallığın da bir gişesi, gişenin de bir tarifesi olmalı!
Kapıdan girerken gözüme ilk çarpan şey ise bir kedi oldu.
Ama öyle sevimli, mırıl mırıl bir kedi değil.
Gözü çıkarılmış, can çekişen bir kedi…
Ben daha kedinin derdini anlamaya çalışırken içeride başka bir şey dikkatimi çekti: Bağış için konulmuş kocaman bir para kasası.
Demek ki burada her şey düşünülmüş.
İnsanların maneviyatı için ziyaret…
Kasaların maddiyatı için bağış…
Bir tarafta can çekişen bir kedi, diğer tarafta bağış kasası.
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Acaba cennete giden yolun üzerinde kedi maması satan bir dükkân var mı?
Sonra yolumuza devam ettik.
Daha sonra uğradığımız ziyaretlerde, yatır ve evliya türbelerinde de benzer kasalar gördüm.
Anlaşılan bizim bölgede duaların da bir ekonomik modeli var.
Dua ediyorsun, dilek diliyorsun, adak adıyorsun…
Bir de mümkünse kasaya bir şey atıyorsun.
Belki de dileğin kabul edilme süresi, atılan paranın miktarına göre değişiyordur; kim bilir!
Mardin’e geldik.
Gitmişken Süryani şarabı almadan dönmek olmazdı. Hele ki kızımın özel talebi de varsa…
Şarap mahzeninin kapısından içeri girdim.
Ve bu kez gözüme ilk çarpan şey bir para kasası olmadı.
Bir mama kabı oldu.
Sokak hayvanları için bırakılmış bir kap.
İşte o anda durup düşündüm.
Bir tarafta ziyaret yerlerinde bağış kasaları…
Diğer tarafta sokakta yaşayan hayvanlar için mama kapları…
Bir yerde insanın Tanrı’ya ulaşması için para isteniyor, başka bir yerde insanın insanlığını hatırlaması için bir hayvana mama veriliyor.
Ben de kendi kendime, “Bu adam şaraba kaç para derse desin, alacağım,” dedim.
Ve aldım.
Şarabın tadını henüz bilmiyordum ama kapının önündeki mama kabının tadı bana iyi gelmişti.
Şimdi bir haftadır bu bölgede geziyorum.
Dinleri, dilleri, ziyaretleri, türbeleri, evliyaları, kiliseleri, şarap mahzenlerini görüyorum.
Ve ister istemez insanın aklına şu soru takılıyor:
İnanç mı insanı iyileştiriyor, yoksa insan mı inancı iyileştirmeye çalışıyor?
Belki de mesele dinler arasında bir karşılaştırma yapmak değil.
Belki mesele çok daha basit:
Bir canlının gözü çıkarılmışken önünden geçip gidebiliyor muyuz?
Yoksa önce kasaya bakıp sonra vicdanımıza mı?
Bana sorarsanız, bu yolculukta gördüğüm en büyük ibadet yeri ne türbe oldu ne ziyaret.
Bir mama kabı oldu.
Üstelik giriş de ücretsizdi.
Siz bu yazıyı okurken ben yolda olacağım.
Belki başka bir ziyaret, başka bir türbe, başka bir hikâye…
Ve kim bilir, belki yine bir yerde kocaman bir bağış kasasıyla karşılaşırım.
Ama bu kez önce etrafa bakacağım.
Acaba kasanın yanında bir mama kabı var mı?
Not: sevgili dostum ve eşine teşekkürlerim iletirken fotoğraflarını izinsiz kullandığı içinde âfımı diliyorum














