Biz, avareliğin müptelasıyız. Kırlangıçmışçasına, turnaymışçasına, kartalmışçasına. Hür kanatlarımıza sımsıkı sarılırmışçasına. Göl’deki kuğuların omuzundan öpercesine…
Diplerde, isyanımız her zaman mevzilenir, kılıç kuşanır, hazırolda bekler. Hazırlıksız yakalanmalardan yanan dillerimizle, kanayan kalplerimizle, devrilen hayallerimizle, sarıp yaraları, silip gözleri, üfleyip dizleri, silkeleyip üstü başı, nerede düştüysek oradan kalkıp yola revan olmalara çok alışığız
Bir yerden başka bir yere misafir olmak, işte bu duyguları hep harmanlar içimde. Şehrin kıskacında, kocaman bulutların ağında, betonun camın o azgın güneş ışınlarını üzerimize saplaması ile deli sıcağın karabasanından üç günlük de olsa, koşardım uzaklaşıp, serin sulara kavuşmak, kuş seslerine kulak verip saate, takvime, zamana çalım atmak her zaman ”kıymetli bir hazine” gibidir bana göre.
Bir diğer hazine de; aklına getirdiğin, hayal ettiğin bu kaçış planını, kapını çalarak, koluna girerek, olmadı arkadan ittirerek kabaca tabirle ”silah zoruyla” hayata geçirmeni sağlayan ve ”deliliğine” şükrettiğin üç beş dostunun olmasıdır…
Rota: Akyaka dediler ve yola koyulduk. Ömrümün son yirmi yılının hemen her yazında Bodrum’a gittiğimden ”Güney’e inilen ” bu yerlerden yol boyu bin bir özür dileyerek, daha önce hiç görmediğim yerlerden geçtik
Tarihçiler, gezginler, kitaplar, belgeseller vb. yıllardır bu enfes coğrafyaya övgüler yağdırdı. Evet!.. Ama bir kere de ben yazayım dedim.
Yazıyorum: İnsanın nefesini keseninden! Nokta.
Her ton yeşil, her ışık oyunundan başka bir maviye bürünen muhteşem deniz, su bile içsen promil oranını arttıran cinsten.
Fazlasını yazasım yok, çünkü benden önce gidip görenler, binlerce kez överek beğenerek yazıp çizmişler. Hala görmemiş olanlara not: Ne yazıldıysa emin olun bir fazlası.
…
Konaklayacağımız yere varıp, üst baş ve yerleşim hazırlıklarından sonra, o baştan çıkaran güzelliğe daldık. Tarifsiz bir huzur, kısacık bir zaman diliminde bünyeyi öyle bir ele geçiriyor ki, ilk andan başlayan, o; bitecek ve geri dönülecek kabusunun üzerine neredeyse yanı başımızdaki yüce dağları basasın gelir
Doğaya olan aşkımız o denli abartılıydı ve doğa da bunu anlamış olacak ki, şuncacık tatilimizde kendi içinde dört mevsimi yaşatarak karşılık verdi bize.
Örneğin, kalabalık sahilden kaçıp az ötede sakin sessiz bulduğumuz minicik harika koyda, planımız akşam inene dek denizden çıkmamak olsa da, önce pıt pıt, sonra şıpır şıpır finalde de şamatalı gürültü eşliğinde şaldır şuldur yağan yağmur hepimize şahane bir an yaşattı.
Ben ömrümde ne bu kadar ıslandım, ne de, bu kadar deli sağanakta yürüyerek güldüm vaziyette önümü görmeksizin arabaya ulaşmak için, hem yolu bilmeyip hem de bizimkilere kılavuzluk edercesine en önden yürümemi ve şahsıma söylenenleri buraya yazarak zamandan çalmak istemem!..
Mutlu hayat yok, mutlu anlar varmış derler ya, bu sözü o sırılsıklam halde içimden tekrarladım, hem de kaç defa..
Havanın yüzünü asması, sağanaklara doyamaması, havluların kurumaması ne gam!.. Tatile gelmiştik ve madem deniz yok güneş hiç yok, biz de gezelim o zaman dedik…

Kaldığımız yerden az biraz uzaklaştığımızda, yol kenarında ruhumuza eş salaş bir mekan çıktı karşımıza. Baktık üç kadın, masada toplaşmış yemeğe başlamak üzere. Hallerinden anlaşılan mekan onların. Doğanın bir parçasına kadın eli değer de ne olmaz?
Tahta sedirler, renkli basmalardan dikilmiş minderler, ortasında siniler, yağmur sonrası toprağın kokusu. Yetmezmiş gibi, sınırsız çay, her çeşit gözleme, taze yumurtalar, tazecik biberler domatesler daha neler neler.
Söz verdim, bu yeri yazacağıma. (Tabii ki gitmeyenlere)
Vakit dar olmasaydı, o tahta sedirlerde uyumayan ne olsundu. O ”mutlu an” denilenden azıcık daha olsaydı, olmaz mıydı?

Ama olmadı üç kadının sıcacık sohbeti, beraber ayaküstü hayatın gıybetini yapmalarımız ve üstüne bolca gülmelerimiz, mis gibi zeytinyağları, enfes balları, hele de mekan sahibi Sultan Hanım’ın elinin kınası, ağaçtaki salıncak, sac üzeri kavurma tam bir ruh detoksu idi.
Biz gibiler(!) için aslında en iyi tatil dönemi Eylül’dür. Sultan Ana’nın yerini görmeyenler için daha zaman vardır. O enfes gözlemelerden, püfür püfür esen dut ağacından ve sıcacık muhabbetten tat almak için geç kalmış sayılmazsınız diyerek yer tarifine geçiyorum.
…

Yolunuz Muğla-Akyaka’ya düşerse, Akyaka merkezinden en çok 10 km. ötede çam ormanı arasında yol kenarında ufacık bir tabela göreceksiniz. Sultan Ana’nın Kahvaltı-Gözleme Yeri yazıyor. Hemen yanaşın ve o güzel kadınlarla tanışın.
Muğla-Yerkesik/ Kıran Köyüne bağlı Kandilli mahallesi diye geçiyormuş.
Eli kınalı, şalvarı yaşmağı ve güler yüzüyle karşınıza çıkan kadın ”Sultan Ana”nın ta kendisi. Yaklaşık yedi yıldır orayı işletiyormuş. Doğma büyüme oralı. Sabahları dut ağacı gölgesinde siniyi tıka basa dolduracak şekilde kahvaltı veriyor. Gözlemelerde çeşit bol (otlusu harika) arıcılık, zeytincilik, bağ bahçede yetişen her çeşit sebze-meyve fazlası var eksiği yok.
Yağmurdan kaçarken, böyle güzel bir mekanı keşfettiğimize sevinerek ve bu ”mutlu an’a” teşekkür ederek ayrıldık.
…
Şimdi aslımıza rücu edişimizle, özel ve genel gündemlerin şamatasıyla, yazın kıyıdan kıyıdan uzaklaşışına bakarak, kaldığımız yerden devam…
İyi pazarlar.
…
beyhan duran














