Ağustos ayında gerçekleşen İzmir konserindeki sosyolojik tabanı gözlemlemem sonucunda hem genel olarak Kürt müziğine hem de özelde Mem Ararat konseri izlenimlerime dair bu değerlendirmeyi aktarma ihtiyacı hissettim.
Öncelikle edindiğim izlenim, daha önce izlediğim Kürtçe müzik konserlerinden farklı olarak, başka bir toplumsal sosyoloji ile karşı karşıya olduğumuz yönünde. Karşımızda; daha az politik, daha çok orta sınıf izleyicilerin hakim olduğu, devletin asimilasyon politikalarına belki de en çok muhatap olmuş fakat bir şekilde kültüründen kopmayı reddeden, bununla birlikte radikal bir direniş hattından da gelmeyen bir kitle var.
Nitekim daha önce izlediğim Pervin Chakar konserinde de benzer izlenimlerim olmuştu. Chakar’ın izleyicileri arasında —Ararat’tan farklı olarak— daha elitist, “beyaz yakalı” ve kentlileşmiş Kürtlerin varlığı göze çarparken; Ararat’ın izleyicilerini ise yaş ortalaması elli altı olan, başörtülü veya açık giyimli, “muhafazakar-modern” profildeki orta sınıf oluşturuyor.
Her iki sanatçımızın dinleyici kitlesi biraz farklı sosyolojik tabanlara dayansa da iki grupta da geleneksel direniş hattında şekillenmiş Kürtçe müziğin sınırlarını aşan bir tutuma tanık oldum. Bu tutum; sessiz ama kendilerine dayatılan asimilasyoncu politikaları reddeden bir duruşu temsil ediyor. Özellikle sahnede Kürtçe konuşulurken verilen tepkiler ve Kürtlerin uğradığı lince (Zonguldak olayına) yönelik kınamalar sırasındaki reaksiyonlar son derece güçlüydü. Kısacası, karşımızda radikal bir taban olmasa da büsbütün apolitik bir kitle de bulunmuyor.
1990’lı yıllardan sonra ivme kazanan Kürt müziğine, dönemin koşulları gereği radikal bir yorum hakim kılınmıştı; buna paralel olarak da radikal bir izleyici profili egemendi. Konserlerin politik sloganlarla başlayıp bittiği bir gelenek oluşmuştu. Zamanla bu yapı yerini bir tür “kültür müziğine” bıraktı ve evrilmesi gereken doğal konuma ulaştı.
İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, Kürtçe sanat üreten isimlerin bağımsız kimliklerine daha fazla kavuşarak müzik, edebiyat ve farklı sanatsal üretimlerde önemli sıçramalar yapacağının ipuçlarını görmek mümkün. Barış süreci bir aksamaya uğramazsa Kürt sanat dünyasında bir Rönesans döneminin başlayacağını söylemek abartı olmayacaktır.
Mem Ararat konserine tekrar dönecek olursak, organizasyona olağanüstü bir ilginin varlığı belirgindi. Beş yüz metreye varan insan kuyruğu, büyük bir açık hava stadyumunun hıncahınç dolması, izdiham nedeniyle konserin yarım saat geç başlaması ve biletlerin iki ay öncesinden tükenmiş olması, Ararat’ın ne kadar ciddi bir izleyici tabanı oluşturduğunu kanıtlıyor.
Ararat; kendine has naifliği, Kürt toplumunun yaşanmışlıklarından kopmayan üslubu ve müziğinin ruhunu oluşturan aşk, sevda, özlem ile romantizm karışımı özgün sesiyle kendine ait bir kulvar açmış; böylece geniş bir dinleyici kitlesinin beklentisine yanıt vermiştir. Ancak bunun daha çok yerel karakterini koruyan özgün bir tarz olduğunu belirtmek gerekir.
Pervin Chakar ise klasik Batı müziğini soprano üslubuyla Kürt müzik geleneğine harmanlıyor. Doğu-Batı senteziyle yeni ve iddialı bir kulvarın peşinden giderek Kürt müziğini evrensel bir boyuta taşıma çabası sergiliyor.














