Dünyanın hızla değiştiği bu çağda, daha derinlikli analizlere ihtiyaç vardır. Klasik politikalar, çağımızın sorularına cevap olmaktan hayli uzaklaşmıştır. Bu nedenle politikanın sadece görünür yüzünü değil, arka planındaki gelişmeleri de anlamak bir zorunluluktur.
Hızla şekillenen Orta Doğu siyaseti, değişen dünyanın tam merkezine oturmuş durumdadır. Küresel güçlerin Orta Doğu’ya yönelik müdahaleleri ise sorunları kalıcı şekilde çözmekten ziyade, mevcut krizleri daha kaotik bir sarmala sürüklemektedir. Şüphesiz ki bu durum, kapitalizmin yapısal kriziyle de doğrudan ilintilidir. Daha ucuz enerjiye ve ham maddeye ulaşma arzusu, Orta Doğu’yu adeta bir cehenneme çevirerek bölge halklarını bir esaret altında tutmayı hedeflemektedir.
Dünyanın bu mevcut jeopolitik fırtınasında yol almaya çalışan Orta Doğu halkları ve Kürtler, reel politikanın kıskacından nasıl çıkılacağının sırrını aramaktadır. Halklar, dünyanın bu kirli politik dalgalarına kapılmak yerine, derin entelektüel arayışların öznesi olmak durumundadır.
Bu bağlamda, Sayın Öcalan’ın İmralı’da geliştirmek istediği yeni çözüm paradigmasının özünü, bölge üzerinde oynanmak istenen emperyalist oyunları boşa çıkarma hamlesi olarak okumak mümkündür. Emperyalist güçler, Kürtleri çevreleyen statükocu devletlerde Kürt sorununun adil bir çözüme kavuşmasını istemezler. Aksine, bu sorunu söz konusu devletlerin “yumuşak karnı” olarak tutmayı, gerektiğinde bölgeyi dizayn etmek ve baskı kurmak için bir tür siyasi aparat olarak kullanmayı amaçlarlar.
Örneğin Suriye’deki gelişmeleri göz önüne aldığımızda bu durum netçe görülmektedir. Kürtlere yasal ve siyasi bir statü sağlanmamış; taktiksel çıkarlar nihayete erdiğinde adeta bir ihanet üslubuyla, “Sizinle işbirliğimiz IŞİD ile mücadeleye kadardı” denilerek Kürtlerin var olma ve statü arzularına sırt çevrilmiştir. Küresel güçler isteseydi Kürtlere mütevazı bir statü sağlayabilirlerdi. Ancak sorunu çözümsüz bırakarak; ilerleyen süreçte Şam yönetiminin veya bölgesel aktörlerin kendi kontrollerinden çıkması ihtimaline karşı Kürtleri el altında tutulacak bir araç pozisyonunda bırakmayı tercih ettiler.
Benzer bir oyun, İran’a yönelik müdahale arayışlarında da tekrarlanmak istendi. Ancak Kürtler, Suriye pratiğinden dersler çıkararak temkinli davrandılar ve ABD’nin planladığı ittifaka dahil olmadılar. Bunun üzerine küresel güçler, “Kürtlere çok silah verdik” söylemini bir manipülasyon olarak öne sürerek, onları İran rejiminin açık hedefi haline getirdiler.
Öcalan, bu emperyalist denklemi görerek Orta Doğu’da yeni bir politik çıkışın hatlarını çizmektedir. Kürtleri, bölge devletleriyle ilelebet sürecek bir savaş döngüsünden sıyırıp daha rasyonel ve stratejik bir zemine kavuşturmak isterken; bölge devletlerine de bu tarihsel tehlikeyi anlatmaya çalışmaktadır. Onları, Kürtleri yok sayan kör politikalardan uzaklaşmaya ve birlikte ortak, Demokratik bir Cumhuriyet inşa etmeye davet etmektedir.
Öcalan’ın bu yeni paradigması, pek çok kesimin kafasını bulandırmış gibi görünüyor. Kafası bulananlar; ABD ve İsrail’in Kürtlere altın tepside bir devlet kurduracağı absürtlüğüne inanan, reel politiği hesaplayamayan ve dar milliyetçiliğin kısır döngüsünden sıyrılamayanlardır. Oysa bu paradigma, dönen kirli çarkları görerek herkesin kazanacağı, kimsenin kaybetmeyeceği tarihsel, politik ve düşünsel bir metodoloji üretme çabasıdır.
Pratikte ne ölçüde başarıya ulaşır ulaşmaz; halklar ve özelde Kürtler, bu düşünsel ve metodolojik paradigmanın pasif bir izleyicisi değil, bizzat kurucu öznesi olmalıdır.














